su birikintisi

Öykü: Dünya Işıklar İçinde

Hesap, dengeyi ayakları katılaştırarak kurardı. Yaşlanmak gibi! O çiğ, soğuk, her yapılanın yana kar kaldığı dünyada zaman geçirmek, yaşlanmaktı elbet!

Dünya Işıklar İçinde, 2015 yılında yazdığım bir öykü. Birçok öyküm gibi tutuk başlayan bir yanı var. Aslında ilk noktayı koyduğumda çok içime sinmemiş bir öyküydü ama zamanla daha çok sevdim. Son düzlükte üzerini çıkartan bir yanı, insanın yaptıklarıyla katılaştığı ve yaşlandığı yönünde bir söylemi var. Kahveli Okur’da daha önce iki şarkılı öykü paylaşmıştım. Bu öyküyü de şarkısız bırakmayalım. En altta öyküye göre şarkımız mevcut. Zaman zaman buraya öykü koymaya devam edeceğim. Bakalım bir sonraki ne gelir….

Dünya ışıklar içinde

1.

Hatırlamıyordu. Nasıl hatırlayabilirdi ki? Hissedebilirdi belki! Hafızasını, damarlarında akan kandaki hissiyatı tetikleyen bir şey yaşasaydı, bu çıkmaz sokaktan dönüşü de bulabilirdi belki.

Kim bilir…

Bir sabah gözlerini, sokakta bir çöp konteynırının içinde açmıştı. Öncesine dair her şey, küçük kırıntılardı. O çöplerin içinde içi çıkarılmış ambalajlardı hafızasında yaşayanlar. Bazen aklına görüntüler gelirdi. Ansızın, beklemediği bir görüntü gelir, yerleşirdi zihnine. Avını bekleyen bir hayvan gibi sabitlenirdi o zaman; ama görüntü dağılır giderdi. Dağılır gider ve o hiçbir şey yapmazdı. Boş bir ambalaj gibi kalırdı olduğu yerde. Sonra ne garip; düşünceler sarardı zihnini. Bir gazetenin sayfaları dönerdi. Akıp giden; art arda yerleştirilmiş bilgiler… Farkında olmadan işine dair her şeyi programlamaya, sıraya koymaya başlardı. Dimitar Angelov, başlangıcını ve öncesini hatırlamadığı bu hayata bir çöp konteynırında başladı. Hamallık yaparak içine katıldığı iş hayatında artık bir depoda sayım ve dağıtım işlerine bakıyordu. Taşımaktan istiflemeye geçtiği bu düzende, çalıştığı depo kendi zihniyle eşleşiyordu bir şekilde. Elini beline koyup depoya baktığında, “Her şey yerli yerinde” diyordu. Ama her şey her zaman yerli yerinde kalmıyordu. Deponun diplerinde, boş köşelerinde onu hep huzursuz eden bir şeyler vardı. Her defasında malları yayarak doldurduğu o kapanmayan boşluklar, sanki zihninin gerilerinde duran, ne olduğunu bilemediği, dokunamadığı karanlık maddedendi.

2.

Kapıyı kapattığında bir süre de olsa düzeliyordu her şey. Kendini şehrin kalabalığından, gündeliğin aralıksız olaylarından kurtarıp evine döndüğünde düşüncelerini toparlayabiliyordu. Çatlamış bir akvaryumdu zihni; ama çatlayan camı değil, içindeki suydu, ve çatlarken su, dört bir yana dağılmıştı kırık kabarcıklar. Kapıyı kapatıp, uzandığında kanepeye, o ağır suyun içinde kırılma noktasına geri dönüyor kabarcıklar. Orada, o biricik noktada, hepsi bir olduğunda uyku gelmiş oluyor.

Çok değil, en fazla yarım saat uyuyor Dimitar. Sonra sigarasını yakıp, viskisini dolduruyor; sonra uzun bir gece. Bir yerde kıvrılıp uyuyana kadar geçip giden bir zaman.

Ah evet, televizyon… Sanki her defasında kendi kendine açılan o kara kutu. En çok televizyon rahatlatıyor Dimitar’ı. Zihninin o korkutucu boşluklarını en çok televizyonun sesi dolduruyor. Dimitar, her gece sabaha kadar açık kalan o televizyonun karşısında uyuyor.

Gecenin bir vakti, televizyonda bir adam şunları söylüyor: “Sizi siz yapan şeyleri hep karanlıklara itersiniz. Onlar korkularınızdır, özlemlerinizdir, arzularınızdır. Evet, hayat sizi buna zorlar ve siz de ona ayak uydurursunuz. Bütün hikaye budur. Öğrenirseniz o karanlıkta uyuttuklarınızı; ya da diyelim, hatırlarsanız, o zaman işte ya çok korkacaksınız ya da…”

İkinci cümle suda boğuluyor. Kim boğuyor bu ikinci cümleleri?

3.

Tekrar tekrar saydı malları Dimitar. Adamlarının ilk sayımının ardından, üç kez de kendisi saydı. İki koli eksik gelmişti son teslimat. Ama şimdi altı koli eksik çıkıyordu. O gün kilitlendi aklı. O gün Dimitar, başka hiçbir iş yapamadı. Altı kolinin eksikliği böylesi ederi yüksek olmayan bir ürün için önemsiz sayılacak bir durumdu. Daha önce de benzer durumlar yaşanmış ve her defasında kolilerin, başka ürün kolilerinin altında kaldığı görülmüştü. Ama o gün Dimitar’ı rahatsız eden başka bir şey vardı. Kötü bir uyku uymuştu. Rüya gördüğünü hatırlamıyordu ama o uykuda onu rahatsız eden bir şey olmuştu. Bunu hissediyordu. Sigara üstüne sigara yakarak bomboş bir gün geçirdi.  Depoda günün son işlemleri yapılırken arka tarafta bir boşluk kaldığını gördü. Dimitar, depoda ipleri elden bırakınca, çalışanlar da o gün boş vermişti. “Eh” dedi Dimitar, “Bu gün de böyle olsun”

Ve ışıkları kapadılar. Ve depodan çıktılar. Sokaklara, günün yaklaşan karanlığına kendilerini bıraktılar.

Şimdi Dimitar Angelov sokakta tek başına yürüyor. İnce bir yağmur yağıyor; hava artık karanlık. Şimdi Dimitar Angelov, bir çöp konteynırının yanından geçiyor. Havada yağmura karışan bir çöp kokusu var. Konteynırın dibine siyah poşetler; poşetlerin orada bir hareket var…

4.

Sadece bir fare. Konteynırın yanında, yere bırakılanları kurcalayan bir fare. Dimitar’ı görünce basıp gidiyor. Bir araba lastiğinin yanından, kaldırımın dibinden, orada kendi ölçeğinde gecenin ışıklarını olanca güzelliği yansıtan bir su birikintisinin üzerinden, o ışıkları oynatarak sıçrayıp gidiyor. Farenin adımlarının ardında , dünyanın titreşimlerini görüyor Dimitar; dünya ışıklar içinde oynaşıyor bir an…

Pet şişeler, çürümüş sebzeler, boş kutular, boş ambalajlar; birbirine karışan kokular; ama neden hepsi çöp kokuyor? Neden tek bir koku?

“O” diyor birisi, “Çöp değil, açlık kokusu”. Dönüp arkasına bakıyor Dimitar; zihninin gerilerinde kimse yok! Çöp kokusu giderek yükseliyor. Sanki şimdi bütün havaya yayılmış, sanki rüzgar onu bütün sokaklara taşıyor. Sanki şimdi şu kaldırımlardan yürüyüp evlerine giden bütün insanlar çöp kokuyor.

Şehrin sokaklarında dolaşıyor şimdi Dimitar. Hafif, çok hafif bir yağmur başlıyor. Şehri şimdi en çok su birikintilerinden izliyor. Her şey bir su maddesinden, o sudaki titreşimlerden, her şey katılığını yitiriyor. Her şey düş, her şey ışık, her şey ıslak bir özlem kokuyor!

Bir su birikintisini titretiyor Dimitar. Her şey dağılıyor, dalgalanıyor.

O an, o su birikintisinin içinden geçip kaybolmak istiyor. O an aklındaki düşünce, hiçbir kelime grubu ile oluşmasa da, dünyanın katı çizgilerinin, o kapanmayan boşlukların, aklın kendisiyle alakalı olduğunu, anlık dalgalı bir his olarak fark ediyor.

Şimdi o zihnindeki karanlık  bölge; ışıklı, yağmur kokan, çöp kokan sularla doluyor. O köşede boğulan, çıkmaya çalışan birisi var. Ve ayağını bastığı noktada, dalgaları durulan suda, iki sarı göz var kendisine bakan.

5.

“İstersen seni bir insana dönüştürebilirim” demişti yaşlı adam. “Hiç kimse de bir şey anlamaz”. Köpek, onu sessizce dinlemişti. Hep bunun olmasını istediğini biliyordu. İnsanlar hiç aç değildi, insanlar her istediklerini yapıyorlardı. Bütün köpekler onlara imrenirdi. Tamam demişti havlayarak. Yaşlı adam, köpeğin evet diyeceğini biliyordu. Nasılsa onlar hesap bilmezlerdi. Yalnızca kendi aklına, köpeğin düşüncelerini okumasını  engelleyecek bir duvar örmek yeterliydi. Ve yaşlı adam ona önce isim, sonra iş verdi. Yaşlı adama üç kağıtçı bir insan değil, işinin eri bir görev adamı gerekliydi. Kim bir kontrol işini bir köpekten daha iyi yapabilirdi ki? Ve Dimitar Angelov, çöp konteynırında uyandığı zaman onu bulan yaşlı adamdı. Ona ilk çorba veren, bir köpeğe ekmek verince onun sadakatini kazanacağını bilen yaşlı adamdı.

Ama köpekleri her zaman kandıramazdınız. Onlar aslında her şeyi, her zaman anlarlardı. Belki bir dürtü gerekirdi en fazla. Belki bir adamın, başka birisine konuşurken kendisinden bahsettiğini fark etmesi gibi.

Ve ıslak, yağmurlu bir akşamda köpek, adamı yendi. Ertesi sabah, depoyu açan görevliler Dimitar’ın cesedini, deponun o boş kalan köşesinde bulmuşlardı. “Boş bir ambalaj gibiydi” demişti onu ilk bulan bekçi. Ölmekten korkmuştu ilk kez; ölmekten, o boşluktan, boşluklardan…

Yaşlı adamın hesabı, onu geri döndürülemez kayıplara götürecekti. Hesap böyle bir şeydi. Bir tuğla yerinden kımıldadığında devrilirdi her şey. Hesap, dengeyi ayakları katılaştırarak kurardı. Yaşlanmak gibi! O çiğ, soğuk, her yapılanın yana kar kaldığı dünyada zaman geçirmek, yaşlanmaktı elbet!

Köpek, o gece su birikintisinde görünce kendini, ürkmüştü önce. Sonra ağzındaki salyadan bir damla, bir damla gözyaşı gibi düşmüştü kendi üzerine. Sonra koşmuştu köpek; ardına bakmadan, o yaşlı adamı da, o “kendisi” olduğu adamı da düşünmeden koşmuştu.

Onlar gerçek değillerdi. Onlar, kendilerini gördükleri yerde boğarlardı. Öldüre öldüre yaşlanırlardı.  Katı dünya, hesapla, köütülükle, arsızlıkla katılaşan dünya gerçek değildi. Gerçek akışkandı. Ele gelmez, söz yapışmaz… Gerçek tüylerinde dolaşan o ince yağmurdu; ve koşarken yüzüne vuran, onunla deli gibi oyunlar oynayan, altından dolaşıp, boynuna dolanan o eski arkadaş; rüzgardı…

5 EKİM 2015

Daha Fazla İçerik
Dizi Tanıtımı: The Frankenstein Chronicles