Serda Kranda Kapucuoğlu

Dört yapraklı yonca: Serda Kranda Kapucuoğlu

Serda Kranda Kapucuoğlu, “Ben özgürlükçüyüm, hele mesele anlatmak olunca… ‘Anlat! Her ne olursan ol yine anlat!’ Ben bu taraftayım” sözleriyle anlatıyor editörlüğü, mesleğini. O bir dört yapraklı yonca! Bugünlerde kendi kitabını da yazıyor.

Bugüne dek işi sözcükler olmayan birileriyle konuştuk… Sınırsız özgürlük alanıydı metaforun şekle dönüşmesi… Sözcükler en bağımsız olanlar gibi görünse de bir virgülün anlam değiştirdiği, kalp kırdığı bir dili yaşıyoruz. Konuk olarak yazar, editör, metin yazarı seçince de noktamızı ve virgülümüzü hizaya çektik… Editör dediğimiz şey, görünmeyen kahramanlar, bitmek bilmeyen enerjileriyle zaman ve kelime yorgunları… Gücendirmemek, güzel bakmak lazım… Ama sözümüzü Serda Kranda Kapucuoğlu ile paylaşınca ekmek bölüşmüş gibi oluyoruz.

O elinde kırmızı kalemle gelenlerden değil; burada “Tapaj hatası var. Böyle yazılır mı?” diyenlerden hiç değil. Aksine “Eline her kalem alan yazmasın kardeşim!” dediğimizde “Yazsınlar, onların canı yok mu, yöntem bilmemek suç mu?” diyen bir ego muaf editör, dost, yol arkadaşı… Serda Kranda Kapucuoğlu, hatırı sayılır işler yapmış, yazarıyla dost olmuş, “Hayallerine ulaşmak herkesin hakkıdır.” diyen özel bir editör ve diğer yandan ilk kitabını yazmakta olan bir kurgu yazarı. Şu an “Her şey bir yana romanım bir yana!” diyor, çocuklarının mürüvvetini görmeye hazırlanan anne edasıyla.  Onları bırakmam ama bana da biraz müsaade deme hakkı olan bir emekçi. Aslında her editörde olmayan bir efsunu; kelimeleri, düzgün ve kurallı cümleleri kadar, sınırsız hikayeleri var. Burada şunun altını çizelim… Genelde yazarlar editöriyel kısımdan muaftır. Yazar editör ise binde bir gelir… Biz bulduk… Bu bir dört yapraklı yonca röportajıdır…

Editör ve ismini düzelten Word!

Serda, sana sorulacak çok soru var ama önce şunu soralım, Word neden senin adını düzeltiyor? Kimsin, nesin; neden bu kadar sihirlisin? Bize kendinden bahset demek istiyoruz.

Ha ha! Güzel soru. Sınanmak olsa gerek. Aslında sözlüğe eklemek gibi bir çözüm buldum sonunda… İsmimin anlamı ve kurallara uygunluğu, hayat boyu benim için bir meseleydi. Annem ismimi ser köküyle türetip “başta, ilk” olarak düşünmüş, anlam açısından ama yıllarca bundan rahatsız olmuştum çünkü bu amaç için ismimin Serde olması uygun olacaktı. Sonrasında adaşım da olan bir Ermeni arkadaşımdan, Serda’nın “Dünyaya sevmek için gelen kalp” gibi bir anlamı olduğunu öğrendim… Ancak geçtiğimiz günlerde etimolojiyle ilgilenen biri büyük bir heyecan yaşamama sebep oldu. İsmimin Serd kökünden türemiş olabileceğini söyledi… Serd ne dersen onun da “Düzgün dile getirme, kelimleri doğru dizme vs.” gibi bir anlamı var. Sanırım bu sayede içime sinenecek güzel anlamlar edinmiş oldum… Ay ne çok anlattım değil mi, bir isim uğruna ne çok konuştum! Ama ismimi severim, isimler güzeldir.

Her yazılan rafa ulaşmalı mı?

Yazmanın ve yazılı olanın raflara ulaşmasının büyük farkları var. Her yazanın o rafa ulaşması mümkün mü?

Bence burada önemli olan şu: Her yazılan rafa ulaşmalı mı? Bence en önemli soru bu. Yazmakla uğraşan insanlar yazdıklarını hemen rafa ulaştırma heyecanına kapılıyorlar. Oysa bu heyecan iyi yönetilmesi gereken bir şey… Bu heyecan ve hevesin yanına azıcık müşkülpesentlik koymak daha sağlıklı. Yoksa rafa çıkmak kolay, okurun teveccühünü kazanmak, asıl mesele bu… Kitap çıkarıp, elli tane bile satamayan pek çok hayal kırıklığı hikayesi var…

Editör sadece hata gösterirse…

Editörler, genelde en az eleştirmenler kadar sevilmez. Hata bulandır onlar. Kimse hatası görünsün istemez. Ama editör tam olarak ne yapar ve kırmızı kurşun kalemin var mı?

Yaaa! Evet benim de var renkli kalemlerim. Onlarsız kayboluruz çalışırken… Açıkçası bir metinde her zaman ilk meselem yazarın sesi ve anlatma becerisi olmuştur. İmla kuralları, hatalar… Bunlar en son iş. Mühim olan anlatmak… Yoksa evet, elbette ordan al oraya koy, noktalı virgülü sil, iki cümle yap, bağlaçları kontrol et, kılavuzdan sağlama yap… Bunlar benim için de gözlerimi parlatan avuçlarımı kaşındıran şeyler…

Bir de bir şey söyleyeyim mi, hata bulan dememek lazım. Editör sadece hata gösterense işini eksik yapıyor olabilir, bizim işimiz bir yandan da geri besleme yapmak… Yazarınıza neyin ne olduğunu anlattığınız zaman size sadece müteşekkir olabilir çünkü bizim işimiz metinle, yazarla değil ki!

Yola editör olacak çıkacağım mı dedin? “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna verilen bir yanıt değil bu… Nasıl bu aşamaya geldin?

Yok ayol, editör diye bir şey olduğunu çok sonradan öğrendim. İlk hedefim edebiyat öğretmeni olmaktı. Öğretmen olmak istemekle ilgili sonraki yaşlarımda çok düşündüm. Bu “Ben biliyorum ve senin de bilmen için çalışalım mı?” demek, güzel bir hizmet alanı hayat içinde… Ancak sonrasında ne yazık ki edebiyat öğretmeni olamadım. Öncelikli uğraşım okumaktı, çılgınca okumak, hoş hala da öyle… Okuduklarımı düzeltir yayınevlerine postayla (gerçek posta, postane üzerinden olan) gönderirdim… Sonra dergilerde haber yazmaya, röportaj yapmaya başladım… Editörlüğe girişim bu yolla oldu. Kitap yapmak sonradan, bir dizi tesadüfle gerçekleşti. Bir metni, okunabileceği en iyi hale getirmek… Bunu hep sevmiştim doğrusu…

Aklıselim para için yapmaz

Pek çok kitapta, birçok insanın yazar olmasında emeğin var. Bunların sendeki duygusal ve maddi karşılığı ne?

Duygusal karşılığı tatmin elbette, mutluluk… İnsanın bir şey yapmak isteyip de yapamaması pek üzücü. Oysa ben bu duruma daima “henüz hazır olmamak” olarak bakarım, yeterince çalışırsam, adanırsam yapabilirim derim, yazarlarımla da bu motivasyonla çalıştığımız için, işin sonunda onların kitaplarını yazabilmiş olmaları beni gerçekten çok mutlu ediyor çünkü bu aynı zamanda bir yaşam dersi de… “İstersem ve çalışırsam, yaparım…” Sonra al bu bilgiyle, her istediğini hayata geçir… Maddi karşılığına gelirsek, çok şükür diyelim… İnsan ne zengin olur ne fakir… Zaten herhangi bir aklıselimin, bu işi para için yapacağını sanmıyorum…

Yayınevleriyle aran nasıl? Klasik, kişisel yayıncılık ayrımına mı, yazan ve yazar ayrımına mı inanıyorsun?

Yayınevleriyle severiz biz birbirimizi… Onlar benden iyi kitap geleceğini bilirler ben de onların gereğini yapacaklarını bilirim… Klasik ya da kişisel, hangi tür yayıncılık olursa olsun ben sadece dağıtımla ilgilenirim. Daha doğrusu kitabı iyi dağıtabilecek mi, yayıncı kitabın arkasında duracak mı? Benim için bu önemli, diğer tüm başlıklar yazarın tasarrufu… Yazan ve yazar ayırımı belki kendi için yazan ve okunsun diye yazan arasındaki farkı ifade ediyordur, ikisi de uyar… Yazmak, hem kişisel bir ihtiyaç hem de hizmet tarafı var… Hizmet tarafı var çünkü tebliğ görevi var…

Editör oh diyemeyen bir tür

Editörler için, “Yazamadığı için düzeltiyor” diye bir yorum okumuştum. Sen roman yazıyorsun. Bu yaftalı savlamaya ne diyebilirsin? Editör dili iyi bilen ve bilmeye çalışan, yol arkadaşlığı yapandır. Kendi dünyası olamaz mı?

Bir orkestra şefi çalamadığı için yönetiyorsa belki editör de yazamadığı için düzeltiyordur… Öyle şey olur mu? Hiçbir iş tek başına kendini gerçekleştirmiyor. O zaman baskı makinesini ya da kağıdı da aşağı çekelim mi, önemini? Aslında her birimiz, bir diğeriyle anlamlıyız… Aklı başında her yazar bir editörü olsun ister. Mesela ben bir editörüm ama yazdığım hemen her şeyi diğer editör arkadaşlarıma bir gönderirim, göz atsın diye… Editörün varlığı hakkında konuşmak gerek… Ne yaptığımızı bilmiyorlarsa, böyle düşünebilirler… Hele yayımlanmış bir kitabınıza bakmak, kendi sesinizi kayıt cihazından dinlemek gibi kötü hissettirir. Editör hiç “oh” diyemeyen bir tür. Şüphe, şüphe, şüphe… Çünkü sorumluluğunuz çok büyük… Kimsenin fark edemediği ve belki de hiç fark edemeyeceği şeyleri fark etmek için oradasınız… Yazmanın açıklarını bu kadar bilen birinin yazmak konusunda kendini iyi hissetmesi büyük bir mücadele gerektiriyor… Bir metin daima emek ister. İşinin bittiğine ikna olmak çok zordur. Bu açıdan bence herkes bir sorsun, “Editör olmazsa ne olur?”

Dergicilikte editör çok belirleyici

Editör ve metin yazarı hatta bir de yeni eklemlenen reklam yazarı… Ne farkları var?

Editörün görevi okumak eylemi üzerinden şekillenir ve okurun varlığı onun için büyük meseledir bu sebeple zihinsel / duygusal / bedensel süreçleri daima hesaba katarak metin üzerinde çalışır.  Orada zaten bir karmaşa yok. Ancak örneğin dergicilikte editörün yazar kimliği de devreye girer. Dergi editörü hem editör hem metin yazarı hem de reklam yazarı gibidir… Gibidir demek bile yanlış aslında. Diğer yandan metin yazarı ile reklam yazarı arasındaki belirleyici farkın, metnin amacı olduğunu düşünüyorum. Her reklam yazarı metin yazarıdır ama her metin reklam metni değildir. Editöre gelecek olursak o, bir metni okunabileceği en iyi hale getiren kişidir. Okurun işini kolaylaştırmak, yazarın ve yazının itibarını gözetmek onun işidir. Özellikle dergicilikte editörün varlığı ve tavrı çok belirleyicidir. Çünkü orada hem yazar hem bozar hem de hazırlar…

Hepimiz öğreniyoruz, herkes öğrenir

Yazmak istiyorum, hikayelerim ve hayallerim var ama ‘de ve ‘da ları ayıramam diyenlere, “Git başka iş yap!” mı dersin, “Ne olursa olsun yaz!” mı?

Belki meslektaşlarım ve kitap kurtları kızacaklar ama ben imla kurallarının bir insanın yazma yolculuğunda onun kalibresini belirleyen unsurlar olduğunu düşünmüyorum. Kişi her zaman yeni şeyler öğrenebilir, kendini geliştirebilir, eksiklerini giderebilir ve açıklarını kapatabilir. Ben insan çok severim. Benim bildiğim ama senin henüz bilmediğin bir şey beni güçlü ve üstün yapmayacağı gibi seni de aşağılamama sebep olamaz. Ben özgürlükçüyüm, hele mesele anlatmak olunca… “Anlat! Her ne olursan ol yine anlat!” Ben bu taraftayım. Hepimiz hala bir sürü şey öğreniyoruz, onlar da öğrenirler… Şu da bir güzellik olarak burada dursun, yazmak konuşmak gibi bir şey değil. Konuşurken kendini bir şekilde ifade ediyorsun ancak yazarken imla kuralları ve dil bilgisi gerçekten alet çantası gibi oluyor, buradan belki tavsiye verebilirim. Word zaten hatalı ya da dönüşümlü her ifadeyi / kelimeyi işaretliyor. Yazılarınızı yazarken işaretlere dikkat edebilir ve bir aksilik varsa gözlemleyebilirsiniz. Diğer yandan kendinize bir imla kılavuzu ve kapsamlı sözlükler almanız, yazma meşguliyetinizde sizin için geliştirici olabilir. Açın bakın, kontrol edin, şüpheye düşün, bir daha bakın. Ben de öyle yapıyorum, herkes öyle yapıyor. Yazıyorsanız dilin sırlarını ve sınırlarını da kavramaya çalışın çünkü onlar biz daha iyi anlatabilelim diye varlar ancak bunları bilmiyorsunuz diye de yazmaktan geri durmayın. Önce yazın sonra düzeltmeye ya da düzelttirmeye bakın. Güzel uğraşlar bunlar, tadına varılmasını dilerim.

Yazılı şeyleri kutsal emanetler gibi görürüm

Yazarlarla aranda nasıl bir ilişki oluyor?

En sevdiğimiz kişiler… Ben daha çok ilk kitabını yazanlar ya da daha iyi yazmak isteyenlerle karşılaşıyorum yani çalıştığım herkes bu açıdan büyük saygı duyduğum ruhlar. Bugün kişisel bir editör edinmek herkesin akıl edeceği bir şey değil. Onlarla dirsek dirseğe çalışıyoruz, seve seve canla başla yazdıkları metinlerini bana gönderiyorlar ve “eti senin kemiği benim” diyorlar, bu bana daima karşımda çok güçlü ve çok istekli biri olduğunu düşündürür. Hal böyle olunca da şefkat ve anlayış öncelikle her şeyi göğsümde yumuşatmamı sağlar. Hem öğretmen hem hakem hem dost hem de bir yandan da otoritesiniz… Tüm bu süslü ifadelerden de öte aslında büyük bir sorumluluğunuz var, yazarınızın itibarı sizin gözetiminiz altında. Bu nedenle yeri gelir bir kelime için günlerce pazarlık edilir… Aranızda yüzlerce mail, WhatsApp mesajı gider gelir… Ben yazılı şeyleri kutsal emanetler gibi görürüm. Yazarlarım da hep emindir, benim tek derdim metindir. Metin ne diyor, metin nerede duruyor, metin bana başka neler söylüyor, metin öyle diyor ama nasıl anlaşılıyor… Sorarım da sorarım. Editörün işi metinlere soru sormaktır, yazarlarım da bilir benim amacımı. Biz çok severiz birbirimizi ve daima dost oluruz… Üstelik ben onlara en hoşlanmayacakları, her şeye yeniden başlayacakları, üzerinde bir dünya mesai yapacakları geri bildirimleri veren kişiyim ama bu hiç şaşmaz… Kişisel zevklerim ve anlayışım değildir kriterim ya da referansım, ben bir okura bakarım okur mu diye, bir yazara bakarım yazabilmiş mi diye, bir de yayıncıya bakarım yayınlar mı diye…

Büyük irade, iptila, saplantı, arzu…

Şansa kadere mi yoksa büyük bir azme mi inanırsın? Yani biriyle tanıştım hayatım kurtuldu diyenlerden misin, deli gibi çabaladım diyenlerden mi? Bu sektör dar olduğu için “Öne geçme, az ötede dur!” diyenleri biliyoruz. Nasıl yılmadın? Ya da şanslıydım mı dedin?

Açıkcası bu dediklerine pek bakmadım, işim özelinde. Ben işini çok seven biriyim, hiç of demem, hiç yorulmam ve hiç sıkılmam. Çay molalarımda bile aklım hep yapacaklarımdadır, bana büyük bir zevk veriyor çünkü yaptığım iş. Okuyorum ve yazıyorum! Bu benim gerçek olacağına hiç ihtimal vermediğim bir hayalimdi ama diğer yandan çocukluğumdan beri hep okudum ve yazdım, şimdi tek fark bunun için bana para veriyorlar ama işin en harika tarafı para vermeselerdi de hala yapıyor olurdum. Bunu anlatmak çok zor, tik gibi takıntı gibi saplantı gibi bir şey… Okumak benim için su içmek kadar hayati bir ihtiyaç, alışmışım… Bir çeşit iptila… Yazmak da anlatma arzusundan… Bu yüzden şans mı kader mi torpil mi bilmem… Belki büyük irade şöyle demiştir “Bunun başka da bir şey yapacağı yok, yarattık da bir kere, yapıversin bari!”

Gayret ve derdi görünce akan sular duruyor

Serda nelerden besleniyor? Yazmak kadar yazara yazmayı göstermek de bir motivasyon… Senin “Hadi Serda!” diyenlerin neler?

Ya böyle de kendimi anlatıyormuş gibi oldu ki çok da severim (kahkahalar kahkahalar) ama şimdi sanki başkalarının karşısında ayıp da oluyor gibi oluyor ancak yine de diyeceğim… Az önce de söyledim ya, ben insanları çok severim… İsterim ki kimse dertlenmesin ama karşımda da anlatma derdi olan biri var ve ben onun nasıl anlatacağı konusunda ona yardımcı olabilirim… Bu benim için ekmeği paylaşmak kadar doğal bir şey… Bende var, sende yok o halde ben sana verebilirim. Vermeliyim. Yeter ki gerçekten anlatma derdi olsun… “Herkesin kitabı var benim de olsun” diyenlerle zaten çalışmıyorum zira onlar da benimle çalışmak istemezler çünkü uzun sürüyor işler ve benimle çalışmak için gerçekten çalışkan ve anlatma gayretinde olmak lazım… O gayret ve derdi görünce benim için akan sular duruyor, gel diyorum… Bunu anlatmak pek güzel olacak! Ben de onunla birlikte anlatmak için yanıp tutuşuyorum… Derdim davam onun anlatabilmesi oluyor… Okurun da anlayabilmesi… Delice belki ama benim gerçeğim bu. Gördüğün gibi duygusal biriyim ben…

Çakışma olduğunda durumu vicdanen yönetirim

İki muhteşem kızın var… Konuyu “Kendine Ait Bir Oda”ya getireceğim… Sen her koşulda, sorumlulukta yazarım diyebiliyor musun? Özel bir masan, kritik ritüellerin var mı?

Güzel soru… Bence hayat öncelikler hiyerarşisidir. Çocuklarım ve ailem benim için diğer her şeyden daha önde gelir. Elbette iş için onları ihmal ettiğim anlar, günler de olmuştur olacaktır da… Ancak her zaman anneleri olduğumu ve hayati anlamımı bilirim. Eşim için de öyle. Gelenekçi biriyim ben. Evdeki huzur… Hayattaki en güzel şey bana göre, bir lütuf ve buna emek vermekten geri durmam. Ve evet her koşulda yazamıyorum ama muhteşem bir eşim var, sıkıştığımda daima iş birliğine açıktır ve bana ihtiyaç duyduğum tüm olanakları sağlar. İki çocuklu, hayat bilgisi derslerindeki ailelerdeniz biz. Fasulye pişirir, sütlaç yapar, evi temiz ve düzenli tutarım, öyle bir anne ve eşim, hal böyle olunca onlarla birlikte de mesleki sorumluluklarımı büyük ölçüde yönetebiliyorum ama çalıştığım herkes bilir ki çocuğumun bana ihtiyacı varsa ve başka bir çare bulamadıysam çocuğum için yapmam gerekeni yaparım ve dünya durur. Ama çocuklar da işim varsa onu yapmam gerektiğini bilirler… Tipik evden çalışan insan hali… Yuvarlanıp gidiyoruz işte… Ailemi çok severim, çok… İşime de taparım ama işim özel alanımdır, herkes bunu bilir… Çakışma olduğunda da durumu vicdanen yönetirim, çocuklarımı üzecek ya da kıracak haller yaratmamaya çalışırım arada geriliriz elbette, yükselir, bağrışırız ama aile olmak da böyle bir şey… Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için… Önemli ayrımlar bunlar, çocuklarımın da kendilerine saygı duyarken aynı şekilde ailelerine de saygı duymalarını öğretmek adına güzel bir gerçeklik belki… Umarım yanılmıyorumdur.

Ritüel ise şanslıysam mumlarımı yakarım, kahvemi yaparım ve o sıra gündemimde hangi şarkılar varsa onları açarım… Her şartta çalışırım ama olmazsa olmazım sadece arzudur.

Ruhunuz doyunca fiziksel süreçler de hayati desteği buluyor

Biz bu söyleşilerde sanatla yaşamda kalanları seçtik. “Vah vah, ülkenin hali.” demedik, aksine “Ne güzel bir araya geldik, umudumuz var.” dedik. Sen yaşamda kalmayı bu meslekle başarabiliyor musun?

Dünya çok güzel bir yer ve hayat hayal edebileceğimin çok ötesinde güzelliklerle dolu. Umarım doğru ifade edebilirim, ben genel olarak memnunumdur, şükür ve minnetle doluyum… Diğer yandan sahip olmak adına sayılan pek çok şey yaşam amaçlarım arasında değil… Çalışmaya, azme ve nasibe inanırım, gerektiğinde vazgeçmeye… Doğasıyla uyumlu insanlardanım ki o da bir nasip, çok şükür (kahkahalar)! Şaka bir yana, hayatın benim de milyarlarca insan gibi içinden geçtiğim bir akışı olduğunun farkındayım, nasip dememin sebebi de o. Kazançtan bahsediyorsan ben ona rızık diyorum… Aslında, Nesimi benim düşüncelerimi çok iyi anlatmış, “Bir acayip derde düştüm herkes gider karına, Bugün buldum bugün yerim hak kerimdir yarına, zerrece tamahım yoktur bu dünyanın varına…” Okumaktan, anlamaktan ve herkes anlayabilsin diye işleri kolaylaştırmak üzere çalışmaktan duyduğum hazzı ifade edemem. Hayatta her şeyin değeri parayla ölçülmüyor… Ruhsal tatmin diye bir şey var… Ruhunuz doyunca, fiziksel süreçler de hayati desteği buluyor…  Demem o ki, benim prensiplerim ve bir hayat algım var, hayatta da kalırım ayakta da kalırım… İşimi yaparken o kadar müsterih, o kadar tutkulu ve o kadar mutluyum ki… Benim ona verdiğimi onun da bana vermemesi imkansız…

Kendini gerçekleştirme hayati bir ihtiyaç

Son olarak Serda, neden yazalım? Editör olmak istiyorum diyen duymadım ama bir yerlerde varsa, bir iki umut sözcüğü var mı sende?

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde kendini gerçekleştirmek bir lüks gibi durur oysa bana göre kendini gerçekleştirme ihtiyacı su ve havadan sonra en hayati ihtiyaçlardan biri. Dünyaya neden gelmiş olabileceğimiz hakkında düşünmek ve bu soruya kişisel cevaplar vermek çok önemli. Kendilerini neye adayabileceklerse ona adayabildikleri takdirde artık kar ve zarar hesapları yapılmaz. O aşama çok konforludur… İkna yoktur, izahat yoktur, ispat yoktur sadece var olmak vardır. Kendimize karşı mertçe sorup dürüstçe cevap vermeye başladığımızda oyunun kuralları falan kalmaz çünkü artık oyun sensindir ve eğlence başlar. Bir de bir şey söyleyeyim mi oyun kurmak, oyunu oynamaktan daha zevklidir… Bana kalırsa hayatta her şey denemeye değer… Sana, insanlığa ve hayata faydası var mı? Evet mi? Hayır mı? Nereye tekabül ediyor, neyle temas kuruyor, hikayeye katkısı ne? Soruları çok severim. Sorular cevaplardan daha önemlidir. Herkes doğru karar vermek ister ben biraz tek doğru yokturcuyum.

Serda Kranda Kapucuoğlu
Serda Kranda Kapucuoğlu

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
ankara çizgi roman festivali
İstanbul’dan Ankara’ya çizgili bir festival!