Çok uzak, çok tanıdık!

Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet romanının gücü, ilk bakışta pek özdeşleşemeyeceğimiz bir karakter ve olaylar üzerinden çok tanıdık hisleri kucağımıza dökmesinden geçiyor

İlk kez 1994 yılında basılan, dilimize ise Yapı Kredi Yayınları tarafından Banu Gürsaler Syvertsen çevirisiyle 2018 yılında kazandırılan Dag Solstad romanı Mahcubiyet ve Haysiyet, müfredata bağlı işini sürdüren bir edebiyat öğretmeninin, kendisini dinlemeyen öğrencileri, sevmeyen eşi ve kendi değerlerinin uzağına düşmüş toplum ile ilişkisini anlatıyor. Bu üç ayaklı yapıda edebiyat öğretmeni Elias Rukla, hala gençliğinde tutunduğu ideallerle yaşamaktadır. 1968 arka planlı gençlik çağlarında arkadaşı Johan Corneliussen ile yaptığı sohbetler, tartışmalar adeta Rukla’nın hamurunu oluşturur. Ama belki de bu hamur daha çok içten içe bir hayranlık beslediği Johan’a aittir. Zira Elias, yaşamının neredeyse tamamını arkadaşı Johan’ın gölgesinde geçirir. O varken de yokken de…

Bir kriz ve geçmişle yüzleşme

Mahcubiyet ve Haysiyet, yüz sayfalık, ince ve sert bir metin. Edebiyat öğretmeni Elias Rukla’nın edebiyat dersinde Ibsen’in Yaban Ördeği’ni irdelediği bir bölümle başlıyor kitap. Rukla, defalarca işlediği Yaban Ördeği’nde bir ayrıntı yakalayıp heyecana kapılırken, öğrencilerin yüzlerinde yalnızca dersin sıkıntısının gölgeleri dolaşıyor. Öğretmen ve öğrenciler arasında hepimize tanıdık gelen bir uyuşmazlık rüzgarı dolaşıyor. Eskiye ait ders, hiçbir öğrencinin ilgisini çekmezken, herkes yalnızca üzerine düşen rolü yerine geitiriyor. Bu gerilimli ortamda Rukla’nın içinde toplanan fırtına, dersin ardından dışarı çıktığında açamadığı ve parçaladığı bir şemsiyeyle krize dönüşüyor. Rutinin patlak verdiği, seyreldiği yerde gerçekler acı bir şekilde yüzeye çıkıyor. Rukla, yaşadığı yaşamın hayal ettiği yaşam olmadığının ağırlığınca farkında, kendisini kullanım değeri bitmiş, içinde yaşadığı zamanda geçersiz bir birey olarak görüyor ve bu durum onu bütün geçmişiyle yüzleşmeye götürüyor.

Kuklanın tercihleri

Elias Rukla’nın kırdığı şemsiyenin ardından öğrencilerine söylediği ağır sözler ile “Ne yapacağım ben şimdi?” diyerek oturduğu yerde biz de Rukla’nın hikayesine, geçmişine dönüyoruz. Kitabın bu kısmını çok fazla anlatmadan Mahcubiyet ve Haysiyet’in etkisine geçmek istiyorum. Elias Rukla’nın arkadaşı Johan’ın gölgesinde geçirdiği gençliği, evliliği ve sonrasında edebiyat öğretmenliğine giden süreçte Rukla, toplumun ve sistemin bir kuklası gibi hareket ediyor. Ne kadar idealleri olsa da eylemlerinde, seçimlerinde etkisiz eleman gibi hareket ediyor. Belki de Rukla, en büyük hatayı toplumu ve insanları idealize etmekte yapıyor. Ki Norveçli yazar Dag Solstad, tek tek bu idealize edilmiş öğeleri çok olağan bir şekilde kırıyor. Aslında her zaman oldukları şey olduklarını göstererek…

Fırtına koptuğunda

Bu yüzden olsa gerek Mahcubiyet ve Haysiyet, karakterle, olaylarla özdeşleşecek maddi bağlantıları bulamasa bile her okuru bir şekilde yakalayabilecek bir roman. Elias Rukla’nın yaşadıkları ilk bakışta bze hiç benzemeyen şeyler gibi gelebilir. Ellili yaşlarındaki bir edebiyat öğretmeni ile ne kadar benzeşebiliriz? Ama o zaman neden kitabı bitirdiğimizde içimizde bir yer acıyor? Çünkü biz de bir yandan mahcubiyetimizi ve haysiyetimizi korumaya çalışırken bir yandan da onların esiri oluyoruz. Toplumu eleştirirken, Rukla’nın öğretmenler odasında yaptığı gelişigüzel sohbetler gibi biz de bir gün onlar gibi konuşmaya başlıyoruz. Zaman, biz ne kadar önümüze de baksak, arkamızdan kollarını sarıp bizi istediği gibi şekillendiriyor. İçeride bir fırtına kopmadığı sürece sorun yok. Fırtına koptuğunda ise ya bu korunaklı şemsiyenin altında yürümeye devam edeceğiz ya da onu paramparça edip “Ne yapacağım şimdi ben?” diye sorarak Elias Rukla’nın yanına oturacağız. O bize hikayesini anlatırken, “Tuhaf, diyeceğiz, bu hikayeyi daha önce duymuştum ama içinde olduğumun farkında değildim!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir