dağ keçisi

Can candır, avcılık cinayettir

Keyif için can almanın sahip olunan gücü kullanma hakkıyla doğrudan bir ilişkisi var. Avcılık meselesini dümdüz değil de biraz metoforla anlatmaya çalıştık

Son günlerde avcılıkla ilgili üst üste can sıkıcı haberleri görüyoruz, duyuyoruz. Üveyik ve Elmabaş Patka gibi nesli tükenmekte olan kuşların avlanmasına verilen izin, dağ keçilerinin avlanması için hazırlanan ihale ve Arhavi’de bir ayının vurulması ve köpeklerin saldırısına maruz bırakılması üst üste gelen haberler olarak karşımıza çıktı. Avcılık yeni bir sorun değil tabii ki. Güncel olan, bu sorunun çözülmesine yönelik hiçbir niyetin olmaması. Tam tersine ihaleler yoluyla teşvik edilen bir durum var ortada. Hiçbir makul, kabul edilebilir açıklaması olmadığı için avcılığı ekonomi ya da turizm üzerinden tartışmak niyetinde değilim. Karşıma biri oturup bu yönden anlatmaya başlarsa müzik vs. açarım, dinlemem. Avcılık cinayettir. Bir insanı öldürmeyi ekonomiyle, turizmle açıklamaya yeltenmiyorsunuz zevk için bir keçiyi, üveyiği ya da ayıyı öldürmeyi de ekonomi ve turizmle açıklamaya çalışmayın. Can, candır. Bu argümanlar, ideolojik dolgularla kirlenmemiş hiçbir kulaktan geçecek yol bulamaz.

Başka bir yolla anlatalım

Bu yazıda avcılığı biraz edebiyat kullanarak anlatmak istiyorum. Kendi yazdığım romanın (Dakhumn) bir bölümünü paylaşıp üzerinden yorumlayacağım. Bir okuma çalışması gibi. Kitabın reklamı gibi görmeyeceğinizi umuyorum, ki kitap zaten artık piyasada yok. Paylaşacağım metin biraz sıkıştırılmış bir metin gibi. Genel olarak da yazılarımın böyle bir yanı var. Bir şeyi dümdüz anlatmakla metafor kullanarak anlatmanın elbette bir farkı var. Avcılık şöyle kötüdür, böyle kötüdür demektense bu yolla anlatarak başka bir bakış sunabilirim belki. Bunu deneyeceğim. Elbette kimsenin bilmediği bir şey çıkmayacak ama zaten mesele hiçbir zaman bilmek, bilmemek değil. Öyle olsaydı, bile bile kötülükler yapılmazdı. Mesele biraz insanın kendine bakamaması ve güce olan arzu, açlık. Şimdi biraz bunu resmetmeye çalışacağım. Önce pasajlar, sonra açıklamaları şeklinde ilerleyeceğiz.

Resim 1: İnsan ve kuş

Kasabanın meydanında tek başına duran Ölüm, orağının arkasını üç kere yere vurdu. Evlerde tek bir ışık yoktu açık olan. Tek bir kişi ayakta değildi. Rüzgar, tozları süpürürken, topraktan bir uğultu yükseldi. Gecenin o apaçık sesleri, ağırlaşan yerçekimiyle boğuk, tek bir sese dönüştü. Ölümün dudaklarından dökülen sözler, bu boğuk akıntıda kapı altlarından, pencere kenarlarından süzülerek evlere, bütün uykulara ağır bir düş akıttı.

Yuvasının başında bir kuş; gözleri kanlı bir kuş duruyor. Yuvada üç yumurta. Orman sessiz ve soğuk, gök alacakaranlık. Göz zarından kuşun, yumurta zarına kan damlıyor. Kuş aç, biliyor insan. Kuşun içinde rüya gören insan, açlığı, acıyı, akan kanı, kana karışan gözyaşını hissediyor. Pıt, pıt, pıt… Damla damla akıyor kan; dala, toprağa, yumurtaya; durdurulamayan kırmızı hisler. Kuşun gözlerinde yükselen sular; kırmızı bir ölüm…

Kuş ölüme uçup giderken, gagasıyla kırıyor yumurtaları insan. Üç kuş ölüsü daha asılıyor ağacın dalına. Ormanda bir rüzgar sesi yükseliyor; bütün dallarda bir yakarış; ağaçlar, rüzgardan yağmur istiyor…

Hikayede bir karakter olan Ölüm, kasabadaki bütün insanların uykularına bir düş akıtıyor. Ölüm bir oyunbozan. Kanıksanmış hikayeyi kendinden başlayarak bozan karakter. Düşte insan, önce bir kuşun içinde. Üç rüyalı pasaja giriş, açlığı vurgulamanın ötesinde eklenecek bir şey yok.

Resim 2: İnsan ve tilki

Bir tilki ormanda ilerliyor. Kan damlıyor tilkinin yarasından. Etine saplanmış bir kurşun; yakan ve ısıran bir kurşun, yavaşlayan hareket… Bir ağaca yaslanıyor tilki. Ağacın dalında üç ölü kuş. Tilki huzurla yatıyor yerinde. Kuşları gördüğünden beri huzursuz içerideki insan. Bir duvar bulsa, kırana kadar vuracak. Ama çırpındığı yerde ruhu bir tilki bedenine zincirli. Beden; kapısız, duvarsız. Toprakta bir hareket fark edince duruyor insan. Göz çukurlarında iki karanlık boşluk, tüylerinin ardında artık iskeletleri gözüken üç ölü kuş yerde geziniyor şimdi. Kuşlar tilkinin yanına geldiğinde, içeride yeniden çırpınıyor insan. Gagalarıyla deştikçe kuşlar, tilkinin yaralarını, o yataklardaki bedenlerde, kafeslerinin demirlerini sarsıyor ruhlar. Birer damla kan düşüyor ağacın tepesinden tilkinin gözlerine. Kan süzülüp akarken acı kesiliyor. Kan süzülüp akarken, yıldızlı bir gökyüzü çıkıyor ardından. Yavaş yavaş, bir uykuya dalar gibi canı çekiliyor tilkinin. Toprakla, havayla, rüzgarla bir bütüne dönüşüyor tilki. O sırada açıkta kalan bütün hesaplarını düşünüyor insan. Tilki ölüp doğaya karışırken, insan içeride kalıyor. Sonra acıyla büzülerek, kıvranarak o kurşun yarasından çıkıyor dışarı insan. Ağaçta asılı üç ölü kuş kafalarını oynatıyor. Yaradan çıkan insan değil, bir kanlı solucan…

İnsan bir tilkinin vücudunda. Normalde konforlu bir alan ama tilki yaralı ve üç ölü kuş insana yaklaşıyor. Burada aslında en temel nokta tilkinin (ya da hayvanın) akıl-beden birliğine karşı insanın ikili hali. İnsan, ölümün kıyısında bile muhasebe yapmaya devam eder. Belki de bu yüzden tilki ile birlikte ölüp gidemez. Akıl, bedeni yaşamaz. Her zaman, her duruma göre konum almaya ayarlı bir mekanik öğe gibidir.

Tilki, ormanda

Resim 3: İnsan ve ayı

Güneşli bir gün. Ormanda ilerliyor bir ayı. Gücü, kuvveti sapasağlam yerinde bir ayı bu. Bu kez kendini çok güçlü hissediyor içerideki insan. Akarsuyun sesi geliyor kulağına. Suda capcanlı balıklar, ayının karnında açlık. Ayı indirirken midesine balıkları, huzurla gurulduruyor içeride insan. Doyduktan sonra yeniden ormanın iç kısımlarına doğru ilerliyor ayı. Ayının burnuna farklı kokular geliyor bu kez. Bir ağacın arkasından, bayırdan aşağı bakan ayı, elleri tüfekli 21 avcıyı görüyor. Gözleri doğrudan Lebodiolen’e gidiyor ayının. Öldürmek ve yerinde olmak istediği Lebodiolen’i başka bir vücutta gören insan, bir ikilemler dünyasında kıvranıyor. Ormanın içine ilerleyen avcılar gözden kaybolmak üzere. Ayının bir şeyler düşündüğünü fark ediyor insan. Ayının düşünmesinden korkuya kapılıyor bir an! Tam o anda sol taraflarında bir kurt beliriyor. Kurt o yöne bakmıyor. Bir yol bulsa, ayıya emredecek bir ses çıkarabilse içerideki insan, bu güçlü vücutla kurdu parçalamanının hazzını yaşayacak. Karnında çıldırasıya bir açlık başlıyor. Fiziksel acı ve düşsel haz birbirine giriyor. Ve tüm bu çırpınışların ardından bir şeylerin farkına varan ayı, nihayet harekete geçiyor. Bir adım, iki adım, üç adım… Kurt hala yerinde! Ayı bir adım daha attığında, artık ayının içinde olmadığını fark ediyor insan. Ayı yüzünü dönüyor insana. Güç, insanı terk eden o dehşetli güç, kanlı canlı ağzını kocaman açıyor şimdi. O ağızda insan, yokluğu, karanlığı, ölümü görüyor. Ruh, uçup gidecek bir kelebek, beden ruhu hapseden bir solucan.

Avcılık ve güç ilişkisine dair en temel alacağım pasaj burası. İnsan bir ayının vücudunda yer alınca güce sahip olma durumuna geçiyor. Hikayede iç ve dış iki hasmı var kasaba insanının. Biri bazı ölümlere sebep olan kurtlar, diğeri ise aslında hep çok severmiş gibi davrandığı, iktidar konumundaki baskın kişi Lebodieolen. Pasajın anlatmak istediği şu ki; gücü ele geçirince insan, hemen hasmını bastırmak ister. Bu çok seviyormuş gibi gözüktüğü, yanında konumlandığı bir kişi bile olabilir. En kötü, ikileme düşer, aklından geçer. Kuş, tilki ya da ayı birer konumdur ve insan her defasında konumuna göre şekil alır ama açlık ve güç arzusu her zaman derinde yatar. Fırsat bulunca da yüzeye çıkar.

Resim 4: Mahkum ve gardiyan

Ölümün ağzından içeri düşerken bir hücrede uyanıyor insanlar. Her biri kendi ruhunun gardiyanı. Duvarları, hepsi insanlar tarafından yazılan yasalarla korunuyor hapishaneler. O pis mahkuma bakarken zevkle tiksiniyor gardiyan. “Seni bırakamam” diyor. Mahkum, “Ben senim” dedikçe gardiyan kıyafetli olanın kini artıyor. Gardiyan, “Ben senim” derken, dudaklarını oynatan insanlar yataklarında uyanıyor…

Orağını bir kez yere vuran Ölüm, kasabanın meydanında gözlerini açıyor…

Bu pasajda ise bir mahkum-gardiyan durumu söz konusu. Her insan, kimliği oluştukça, büyüdükçe ve kurumlar tarafından şekillendikçe  kendisine gardiyana dönüşür. Mahkum da kendisi olur gardiyan da. Kendisinden nefret etse kinle kendisini bastırır, özgürlük arzulasa gardiyanın kıyafeti, yasayı hatırlatır ve insan yıllarca kendisinden kurtulamamış biri olarak yaşar, çoğunlukla da öyle ölür.

En güçlü nokta = en zayıf nokta

Parçaları birleştirelim… Diyelim ki, insan önce kendisinden kurtulmaya çabalar. Bunun için kendisine bazı roller, kimlikler inşa eder. Diyelim her kimlik, mahkum ya da gardiyan kimliği kapatmak içindir. Avcılık, homur homur böbürlenen bir güruhun çok olduğu yerde göğse takmalık bir apolettir. Onlar için öyledir. Gidip geldiklerinde anlatacakları bir hikayeleri olur. Hem de erk pekiştiren bir hikayedir bu. Dolayısıyla avcılık, önce orada yaşam alanı bulur. Yasa izin verdiğinde ise yasal bir marifete dönüşür. İnsanın açlığı, yumurtasından çıktığı gibi yemek arayan kuşun açlığından ilk anda çok farklı değildir. Fark, üzerine hikaye ördüğünde ve muhasebe işlemeye başladığında başlar. Bir toplumda erkeklik (ya da erk) en birincil apolet olduğunda aynı zamanda o bedende en zayıf noktaya dönüşür. Rozetin arkasında iğne vardır. Biri üzerine dokunursa batacak, canını acıtacak. Bu yüzden, onu öyle bir parlatır ki kimse dokunamasın. Konumla gelen güç de böyledir. O konum elinden alınamasın diye sonsuz bir mücadeleye bağlar insanı. Uğruna yalanlar söyler, kötülükler yapar.

Güç sahibi, yapabildiği her şeyi yapar

Güce sahip olan, hasmını öldürür ve bir kahkaha patlatır. Alır o kahkahayı evinin bir köşesine asar. Güce sahip insan, ayının bedenindeki insandır. Yalandır. Konumu değişse solucana da dönüşebilecek olandır. Kendi zavallılığının önüne et atan gardiyandır. Avcılık bana bunu anlatır. Ne bir spordur ne de turistik faaliyet. Cinayettir. Güç sahibi, yapabildiği her şeyi yapar. Yasa, kurum izin verse insan da yakar. Hayata bakış değişmeden, doğaya bakışın değişmesi de pek mümkün değil. Bugünden yarına, bir anda hayata bakışı değiştirmek de kolay değil. Ama yasa, avcılığı yasal bir marifet olmaktan çıkarabilir. Güçle ilgili her övünmeye gülerek karşılık vermeyebiliriz. Kimlik arayışımızı geçersiz bir zorbalıkla oluşturmaktan daha güzel yollar var. Gardiyan, mahkumu salsa, mahkumun gerçekte ne istediğini şu haliyle mahkum bile bilmiyor olabilir. Velhasıl; can candır, avcılık cinayettir, hikaye gerçeği örtmez, vicdan muhasebe ile aklanmaz.

İlgili haberler:

Yazının başında bahsettiğimiz üç yakın tarihli habere bu linklerden ulaşabilirsiniz:

Nesli tükenen kuşların avlanmasına oy birliğiyle karar verildi:

https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/07/09/nesli-tukenen-kuslarin-oy-birligiyle-avlanmasina-karar-verildi/

Bakanlık, Dersim’de 17 dağ keçisinin avlanması için ihale açtı:

https://gazetekarinca.com/2020/07/bakanlik-dersimde-17-dag-kecisinin-avlanmasi-icin-ihale-acti/

Artvin’de vahşet! Ayı yavrusunu vurup köpeklere parçalattı

https://www.internethaber.com/artvinde-vahset-ayi-yavrusunu-vurup-kopeklere-parcalatti-video-galerisi-2113432.htm

Üveyik
Daha Fazla İçerik
star trek picard
Picard: Korku iyi bir öğretmen değildir