the eddy grup

The Eddy: Çok kültürlü, bol notalı bir hikaye

The Eddy farklı ülkelerin müzisyenlerinden bir grup oluşturup, onları sorunlarla boğuşan bir caz kulübüne yerleştirerek kurmaca bir hikaye içinde bir araya getiriyor.

Netflix‘in pazarlama stratejisi bazı güzel yapımların gözden uzak kalmasına sebep olabiliyor. Bazı projelere ana proje gibi yaklaşılırken, bazıları için herhangi bir öne çıkarma görmek zor. Tabii ki izleyicilerin de ilgisi bir etkendir ama tek başına bir etken değil. Jack Thorne’un yazdığı ve ilk iki bölümü Whiplash ve La La Land’in yönetmeni Damien Chazelle’e teslim edilen The Eddy de Netflix’e biraz gölgeden giriş yapan ve çok daha fazla ilgiyi hak eden bir yapım. Sekiz bölümden oluşan The Eddy‘nin diğer altı bölümünün yönetmenliğini ikişer bölüm olmak üzere Houda Benyamina, Laïla Marrakchi ve Alan Poul üstleniyor. Her bölüm bir karaktere son bölüm ise bütüne odaklanıyor.

Tamamı orjinal şarkılar

The Eddy, hikayenin merkezinde yer alan caz kulübünün ismi. Elliot ve Farid isimli iki arkadaşın işlettiği The Eddy, finansal zorluklar çeken bir kulüp. Elliot Udo aslında ünlü bir müzisyen (hikaye içinde) ama küçük oğlunun ölümünün ardından dört yıldır herhangi bir şey çalmıyor. Kulüpte canlı müzik yapan bir caz grubu var ve bu gruptaki her karakter hikayenin içinde önemli bir yere sahip. Dizi için yaklaşık 20 şarkı özel olarak bestelenmiş ve kulüpte çalınan müziklerin verdiği canlı müzik etkisini sunabilmek için de büyük özen gösterilmiş. Dolayısıyla kendimizi sık sık The Eddy isimli mekanın içinde gibi hissediyoruz. Müzikler dizinin hem drama etkisini arttırıyor hem de arka planda müzikal bir bütünlük sağlıyor. Dizinin Yürütücü Yapımcısı Amerikalı söz yazarı ve prodüktör Glen Ballard, grubun kendi gözü önünde favori gruba dönüştüğünü söylediğini de ekleyelim.

Karton karakterler ete kemiğe bürünüyor

The Eddy’de şarkıları dinlemek çok keyifli ama dizinin kendi hikayesi de bir o kadar güzel. Her bölümde odaklanan karakterin bir yarasını görüyoruz. Jude’un yalnızlığını, Katarina’nın aile sorunlarını, Julie’nin ailesinden dışlanmasını vs. Bütün bunlar, karakterlerin yalnızca birer müzisyen olmasının önüne geçiyor. Sadece bir grubun hikayesini değil, tek tek o gruptaki kişilerin hikayelerini de izliyoruz. Böylece The Eddy ilerlerken her bölümde gruba bakışımıza bir katman daha ekleniyor. İlk bakışta basçı, trompetçi, solist, baterist olan karton karakterler, bölümler ilerledikçe Maja, Jude, Katarina, Randy isimleriyle ete, kemiğe bürünüyor.

Çok kültürlü yapı

The Eddy’nin en çok öne çıkan yanlarından biri de çok kültürlü yapısı. Grup elemanlarının her biri farklı bir ülkeden. Solist Maja (Joanna Kulig) Polonyalı, Piyanist Randy (Randy Kerber) Amerikalı, Basçı Jude (Damien Nueva) Kübalı, Trompetçi Ludo (Ludovic Louis) Fransız, Saksafoncu Jowee (Jowee Omicil) Haiti-Kanadalı, Baterist Katarina (Lada Obradovic) Hırvat. Hepsi gerçek müzisyenler ve kendi çalışmalarını müzik ortamlarında bulabilirsiniz. Dizide ufak bir rolü olan Sopico da (Tarif) Fransa’da hayli popüler bir Hip-Hop’çı. Yine Elliot Udo’nun kızı Julie’yi canlandıran Amerikalı Amandla Stenberg de hem oyunculuk hem şarkıcılık yapan genç bir isim. Tüm bu insanlar Paris’in çok kültürlü kimyasına sırıtmadan yerleştirilmiş ve ortaya harika bir grup çıkmış.

Akıla kalan sahneler

Bazı diziler izlerken çok keyiflidir ama bitince aklınızda hiçbir sahne kalmaz. The Eddy, dramatik açıdan belki göklere çıkaracağımız bir seviyede değil ama açtığı küçük pencerelerde akılda kalan sahneler sunan bir yapıya sahip. Kimi sahnelerde müziğin de etkisi buna dahil tabii. Örneğin cenaze sahnesi. Müziği çıkararak yorumlamak dizinin kendisine de haksızlık olur. Yapımcıları, yönetmenleri, müzisyen ve oyuncularıyla güzel bir bütünlüğün ve emeğin ürünü The Eddy. Müzikli ve çok uçlu bir hikaye. Daha fazla ilgiyi hak ettiği açık.

Daha Fazla İçerik
Muhafazakar ailelerin çocuklarına ettikleri…