çayırlar
Fotoğraf: Erdem Şimşek

Öykü: Dünyanın yükü

Sabah çok uzak. Soba çıtırdıyor. Umutsuzluk, kapının eşiğinde bekleyen karanlık bir hırsız. Sevgi, hiç sönmeyecekmiş gibi duran bir soba…

Bir süredir yeniden öyküler yazmak istiyordum. Bu siteye koyduğum üç öyküden yalnızca birisi yeni yazılmıştı, o da Kasım 2018 tarihli. Diğer ikisi cepten yeme, eski öykülerdi. Yani o zamandan beri oturup bir öykü çıkarmamışım. Korona sebebiyle zoraki evde olduğumuz şu günlerde, daha önce yarım bıraktığım bir öyküyü oturup tamamladım. Noktayı koyduğumda içime sinen bir öykü çıktı. Öyküye dair söyleyeceğim şey şu ki: Her zaman her insanın iki kişi olduğunu, içteki ötekinin bizi biz yapan esas özne olduğunu düşünürüm. Bu yazıda o yüzden öteki adam ve öteki kadın var; ama aynı zamanda üçüncü bir varlık daha var; o da tamamen yabancı olduğumuz bir varlık. Kendimizin, yanımızdakinin sesini duyabileceğimiz gibi bir yabancının da acısını duyabiliriz kulak verirsek.

Bu öyküyle birlikte ilk kez bir öyküyü sesli de okudum. Yazının sonunda YouTube bağlantısından öyküyü sesli olarak dinleyebilirsiniz. Yer yer hızlı okumuşum, yer yer ritmi kaçırmışım ama çok da üzerinde durmadım. Ne varsa diyelim. Tekrar okur muyum bilmiyorum. Şu dünyanın sonunda gibi hissettiğimiz günlerde kendimce bir çentik atıyorum işte. Uzatmayayım, buyurun öykü:

Dünyanın yükü

1.

Kadın yatakta yatıyor. Adam yanıbaşında. Kadın üç gündür hasta. Yalnızca bi iki kez açtı gözlerini; birkaç saniye, fazlası değil. Gerisi hep sayıklamalar. Adamın anlamadığı cümleler; bozuk, kırık, yorgun cümleler…

Saatlerdir sönmek üzere olan ama hiç sönmeyen sobadan çıtırtılar geliyor. Ateşi harlamak, ölüm döşeğinde boş umutları harlamak gibi geliyor adama. Yavaş yavaş besliyor sobayı adam. Hasta karısının ağzından döktüğü o kaşık kaşık su gibi. Bitmek üzere bir yağmur, çökmek üzere bir gece; o son eşikte bekleyen umut…

Onu bir anda, büsbütün kaçırmaktan korkar gibi karısının ellerini tutuyor adam şimdi. Elleri buz kesmiş ama göğsü inip kalkıyor. Kurumuş dudaklarının arasında zayıf bir esinti var. Adam yorgun, tükenmiş, üç gündür uykusuz… Çıkarmadan giysilerini, yorganın içine girmeden, karısının yanına uzanıyor. Sabah çok uzak.

Soba çıtırdıyor

Umutsuzluk, kapının eşiğinde bekleyen karanlık bir hırsız. Sevgi, hiç sönmeyecekmiş gibi duran bir soba…

Kapatıyor gözlerini adam. İçerideki adam, perdeleri indiriyor…

2.

Toprak yol; iki yanı yeşil çayırlar, beyaz, sarı çiçekler, vızıldayan arılar… Bir mezarın yanında da vızıldar hep arılar. Aynı hafif sessizlik. Kadın yürüyor yolda. Kadın, vücudunun ağrılarından kurtulmuş. Ölüm nasıl bir şey, anlıyor şimdi.

Her şey çocukluktan gençliğe geçilen o zaman kaymasında yaşanıyor. İnsan, bütün hafifliğini adım adım kaybediyor. Yoruluyor, tükeniyor ve nihayet hasta hissediyor. Bedene ve ruha saplanan yükler yere çekiyor insanı. İnsan, yine de yürüyor. Yanındakilerin elinden tutarak, yaslanarak; düşerek ve yeniden kalkarak. Bazen temiz bir hava ile yenileniyor. Bazen güneş ile besleniyor, gece ile arınıyor; ama yere çeken ipler hiçbir zaman kaybolmuyor.

Ölüler diyarına giden toprak yolda bunları düşünüyor şimdi kadın; ve hemen arkasındaki öteki kadın, onu; kendisini takip ediyor. Onu yolundan döndürmeli mi, yoksa gitmesine izin mi vermeli? Arkadaki kadın bunu düşünüyor.

Ah! Küçük bir dere! Eğilip bir avuç su içiyor kadın. Adam, iki damla su döküyor kadının ağzından. Ayağa kalkınca, derenin öbür yanında, yirmi adım arkada, uzaktan onu izleyen kadını görüyor. Bir fotoğrafa bakar gibi bakıyor arkada kalana. “Ölüm de” diyor, “Dönüp eski bir fotoğrafa bakmak işte. Dönüp, çocukluk haline, zamanın başka bir yerçekimi yoğunluğuna kaymadan önceki haline bakmak…”

“Evet, o çocuk bendim işte” demek. Bir derenin üzerinden geçtim ve dere arkamda nehir oldu. Zamanın zemininde bir kayma yaşandı. Fay kırıldı. Çocuk arkamda kaldı…

3.

Kadın hastalığa nasıl yakalandığını hiç anlamadı. Sanki birden kalbi küçüldü. Direnci bir anda düştü. “Biraz kendimi sıcak tutayım, geçer” dedi. Uyudu, dinlendi, gözlerini açtı. Sonra yine “üşüyorum” dedi. Birkaç gün içinde gözlerini açmaz oldu. Yatağın içinde küçülmüş, cansızlaşmıştı. Bazen, çok yorgun olduğu günlerde, yatağa yine de geç girip gözlerini kapadığında uykuya karşı koyuşunun beyhudeliğini anlardı. Şimdi hastalık, bir günün değil, bir ömrün sonunda ondan kollarını indirmesini istiyordu. Ve kadın bıraktı kollarını. Gözlerini kapattığında, yokluğun içinde bir teselli buldu. İpler gevşedi, hafifledi…

Sağında solunda beyaz kır çiçeklerinin serpildiği bir patikada ilerliyor kadın. Tek bir arının sesini duyuyor şimdi. Çevrede hiçbir kuş sesinin kalmadığını fark ediyor. Patika bir başka derenin kenarına iniyor bu kez. Derenin yanına indiğinde, bayırın altında bir mağara ağzı olduğunu fark ediyor. “Demek burası” diyor içinden.

Dönüp gökyüzüne bakmıyor, dereden son bir su içmiyor. Kadın, yüklerini atmak için çıktı bu yola. Ruhunun gözleri de kapansın istiyor. Mağaranın içindeki o koca boşluk, kendisini bırakacağı bir soğuk kucak, bir son teselli…

Yürüyor şimdi kadın, mağaradan içeri. Kulağındaki su sesleri her adımda daha uzaklaşıyor. Bu dünyanın yükü bir boş kabuk, deri.

Mağaranın ağzında deriye bakıyor diğer kadın. Her sonda kapının ardında kalıyor öteki.

4.

Adam gözlerini açıyor gecenin bir vakti. Yatak boş, karısı ayakta adama bakıyor; gözleri iki soğuk mezar taşı.

Ayağa kalkıyor adam. Kadından hırıltılı sesler yükseliyor. Yavaş, çok yavaş hareketlerle, arada bekleye bekleye kadına yaklaşıyor. Karşısındaki şey, artık tanıdığı kadından çok başka bir varlık. Karısının gittiği yerden, o geçidin çatlaklarından sıyrılıp, onun bedenine düşen dilsiz bir varlık. Anlıyor adam daha ilk bakışta. Yine de, belki de karısı hala orada; içeride, derinde bir yerde olabilir. Öyle değilse bile, bu varlığa da kucak açabilir adam. Bir eş gibi değil, bir ev gibi…

İçinde ölü rüzgarlar esen, kurumuş bir ağaca sarılır gibi sarılıyor adam kadına. Ağacın kabukları, ince dalları batıyor, kadın adamı tırnaklarıyla, dişleriyle acıtıyor. Adama karşı bir mücadele değil bu. Varlığın, odanın, duvarların, eşyanın mesafesizliğine karşı bir çığlık. Adam ona sarılınca, aslında içindeki her şeyle bütün oda sarılıyor. Bedene düşen varlık, bir doğum acısı yaşıyor. Adam, karısının bedenindeki bu konuğu, ilk acısından koruyor. Yoksa tırnaklarını kendisine batıracak.

Ve yavaş yavaş nefesi normal bir hıza iniyor. Yavaş yavaş tırnaklarını geri çekiyor. Adam, kadını yavaşça yatağa oturtuyor. Yavaş haerketlerle mutfağa gidip ona bir bardak su getiriyor. “Kimsin sen?”  diye sormak istiyor adam ama bir cevabın olmadığını biliyor.

Yere oturup duvara yaslanıp başka bir soru soruyor; odanın boşluklarına, eşyanın yüzüne, duvarın sırtına:

“Neredesin?”

5.

Karanlık bir gökyüzü, rüzgarlı bir tepenin sırtında oturuyor kadın. Kapısı, duvarı olmayan bir zihnin içinde hissediyor kendisini. Sonsuzluk… Varılan yerde söylendiği gibi bir hesap defteri yok. Burada hesabın, sözün, değerin tutunabildiği bir yüzey yok. Gözlerinin baktığı bütün pencereler açık…

İncecik bir ipten rüzgar. Bütün ölüler diyarını birbirine bağlıyor. Nerede durusa dursun, baktığı yerden hepsini, her şeyi görebiliyor. Bütün ölüler, zamansız, sınırsız bir uzamı paylaşıyor.

Derken…

Derken o rüzgar, başka bir şey getiriyor. Küçücük bir kum tanesi, kadının kaşına çarpıyor. Mağaranın ağzında kalanın savurduğu tekme, küçücük bir kum tanesine yetiyor. Kadın, öteki kadını hatırlıyor. Bu kez bir fotoğrafa bakar gibi değil, aynı anda fotoğrafın içinde gibi… Çocukluktan yetişkinliğe geçilen, o zaman kaymasından önceki dönemlerini hatırlıyor. Dudaklarının kenarında incecik bir çizgi beliriyor.

Kızın düşlerini yeniden yaşar gibi hatırladıkça, saçlarında başka bir rüzgar dolaşmaya başlıyor. Her an uçup gidebilecek bir rüzgar; şüpheli bir yerde, neler döndüğünü anlamaya çalışan bir devriye…

Derken, oturduğu yerde, elinin değdiği toprakta incecik bir titreşim hissediyor. Sesi duymak için eğilirken toprağa, hasta düşüp, yorgun düşüp yatağa girdiği, teselliyi yoklukta aradığı biricik an geliyor aklına. O anda yalnızca kendisinin varlığını hissederken, bu kez kolundan tutan, yanındaki kocasının kaygısını da hissediyor. Kulağını veriyor toprağa. “Neredesin” diyor toprak…

Ve sonra…

Ve sonra bir damla yağmur düşüyor gökyüzünden. Yenidoğanın bedenine düştüğü çatlaktan aşağı bir damla gözyaşı. Yabancı bir acı ama yine de bir o kadar tanıdık geliyor.

Kadın o mağaradan içeri girdikten, geçitten ölüler diyarına geçtikten sonra ilk kez arkasını dönüyor. Geçidin ağzı hemen arkasında.

“Buradayım, buradayım” diyor kadın. Mağaradan geri hayata dönerken, dünyanın yükü bir damlaya, bir sese, bir kum tanesine dönüşüyor…

* 22 Mart 2020 / Erdem Şimşek

Daha Fazla İçerik
Star Wars seti uzaya taşınabilir!