ismail sancak

Analog çağın hikaye anlatıcısı ve bir dönemin resmi

Hayalet Oğuz ve Okan Uysaler başta olmak üzere sinema ve edebiyatımızın onlarca isminin hikayelerini kayda alan İsmail Sancak ile bir dost adacığında geçmişten bugüne baktık

Ayşe Marika SAĞLAM

Yazmanın, anlatmanın yetmediğini düşündüğümüz yerde, birbirimizin hikayelerine tutunalım; oradan elbet ışığa ulaşırız dedik. Bunu yaparken önceliği sanata vermek zorundaydık zira bu coğrafyada ilk gözden çıkarılan; olmasa da olur fikriyle yaşanan her zaman sanat olmuştur. Aslında bu durum tam olarak ikiye ayrılmaya, gruplaşmalara da neden oluyor. Söz gelimi, köşeyi dönen, yırtan ve kendine biçimsiz kalabalıklarda bir titr bulabilenler ve buna yanaşmayan, yapamayan, belki tercih etmeyen ya da elinden gelmeyenler… Biz de bir dizi söyleşi ile, kenarda duranların derdine ağlamak yerine, üretmekle mutlu olanlara sorular sorduk. Ürettiği için var olabilen, başka türlüsünü bilmeyenlere… Elbette büyük dertleri var. Söz konusu bu coğrafya olunca, bir gecede ünlenenlerin bile adına sanatçı denince, işimiz bir hayli zor. Hele geçim derdiyle birleştiğinde çok da ilginç hikayeler çıktı ortaya. Disiplinler arası sanatçıların her birinde, diğerine temas eden ya da ayrılan çok ilginç dertler var. Bunları anlatma yöntemi farklı olsa da tüm bu söyleşilerin ardından, birbirimize seni bir yerden hatırlıyorum diyebileceğiz…

Bu kez konuğum, ödüllü belgesel yönetmeni, yazar ve hikaye anlatıcısı İsmail Sancak… Onu tanımanın, dostu olmanın yeri apayrı; çektiği belgeselleri ki ben onlara hikayelerin resmi diyorum, izlemek ayrı. Okan Uysaler ve Gecenin Öteki Yüzü’nü bugün hatırlayanların tarifsiz duygularına tercüman olan; Hayalet Oğuz gibi Türk Edebiyatı’nın gelmiş geçmiş en özel, en gizemli karakterini yeniden yaşamlarımıza, hem de hiç bilmediğimiz hikayeleriyle dahil eden, Efes: Tanrıçalar Şehri ile, belgeselle öykü anlatabilen ve portreler galerisi tekrar çekilse; kısacası İsmail yine bize bir şeyler anlat dedirten, ayrı bir ruh; yetenekli bir sanatçı, sohbeti enfes bir dost… Kendisi böyle sözleri hiç sevmez o nedenle bu satırlar yayımlanana dek görmemesi için elimden geleni yapacağım…

Sinema tutkusu ve televizyon belgeselciliği

İsmail, sinemayı neden hayatının merkezine aldın? Nedir seni, hikaye anlatmanın en zorlu yollarından birine iten?

Aslına bakarsan bugüne kadar yaptığım işlere ‘sinema’ demek ne kadar mümkün bilmiyorum. İlla bir sınıflama gerekiyorsa yaptığım işe Televizyon Belgeselciliği demeyi tercih ederim. Ama elbette çıkış noktası, sinema ve sinemaya olan tutku. Televizyonun tek kanaldan iki kanala geçtiği 80’lerin son çeyreğinde TRT’deki sinema kuşakları ve her haftasonu koşa koşa gittiğim Beyoğlu sinemaları bendeki tutkuyu ateşleyen şeyler oldu sanırım.

Br çocuğun gazeteleri ile başlayan hikaye

Geçmiş desem, nasıl bir hayat seni sanata, bu sanatın içinde kırılıp dökülmeye razı gelmeye itti?

İnsanı hikaye anlatmaya iten şey nedir? Bunun üzerine uzun süre düşündüm. Herkesin bu soruya vereceği farklı bir yanıt vardır elbette. Kendi hayatıma dönüp baktığımda, İstanbul’un bir gecekondu semtinde, okuma yazma bilmeyen bir anne ile ilkokul mezunu, ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan engelli bir babanın oğlu olarak dünyaya geldim.

Ne çevremde ne ebeveynimin ailelerinde hikaye geleneği vardı. Günü kurtarabilmek, ayakta kalmak, yabancısı oldukları dünyada tutunabilmek tek gayeleriydi. Doğrusunu söylemek gerekirse başka bir seçenekleri de yoktu. Böyle bir ortam içinde beni anlatmaya iten şey küçük bir mucize aslında. Babam zor dünyada ayakta kalmak için inancına sıkı sıkı sarılmış ve o zamanki selametçi çizgide kendine bir aidiyet bulmuştu. Mezkur siyasi partinin yayın organı olan Milli Gazete’nin çocuk sayfasına fotoğrafımı göndermiş babam. Fotoğrafım basılı gazeteyi, bir gece iş dönüşü masanın üstüne bıraktığını hatırlıyorum. Sonrasında defter sayfalarından gazete çıkarmak gibi işlerle uğraştım kendimce. Bu olay yaşandığında 8 yaşındaydım sanırım 5 yıl sonra Milli Gazete’nin çocuk sayfasında yazmaya başladım. Yukarıda söylediğim gibi sinema hayatıma 15-16 yaşından sonra girdi. Sinemanın hayatıma girmesi ile birlikte dünya görüşüm de değişti. Neye inanıyorum, nasıl bir hayat yaşamak istiyorum sorularının cevabını aradım ve kendime yeni bir rota çizdim. Kişisel değişim, toplumsal değişim, ülkenin birçok siyasi, sınıfsal katmanlarıyla iletişim halinde olmak hikaye anlatma isteğini zamanla daha da güçlendirdi.

Üretimsizlik hali insanı çürütüyor

Üretmeden yaşanır mı sorusunun yanıtını arıyoruz? Meselesi olan, kalbinde durmadan bir şeyler tepişen insanların üretmeden yaşaması mümkün mü?

Bu soruyu on yıl önce sorsaydın, üretmeden yaşamak mümkün değil derdim tek bir cümleyle ama’sız. Bir süredir bunun mümkün olabildiğini tecrübe ediyorum. Ama bu üretimsizlik halinin insanı çürüttüğünü de söyleyebilirim. Tabii burada üretimi çok spesifik bağlamda söylüyorum. Bir projeyi adım adım hayata geçirmek anlamında. Tasarlamak, yazmak, çekmek, kurgulamak anlamında. Bundan uzak olmanın insanı çürüten bir yanı var. Öte yandan çok genel anlamda üretmeden yaşamak teorik olarak mümkün değil. Anlatmanın bir yolunu buluyor insan. Hiçbir şey yapamazsa fotoğraf çekiyor, gözlemlediklerini arkadaşlarına hikaye ediyor; onların hayat mücadelesinde tecrübesiyle pozitif rol oynamaya çalışıyor. Hiçbiri olmasa bile hayal kuruyor. Umut tükenmedikçe hikaye de tükenmiyor kısaca.

Dost adacıkları

Bu coğrafyada, kırılganlığa yer yok! Ama sanata bulaşanın da mutlaka bir yerinin kırık dökük olduğunu kabul ediyoruz. Gücün, erkin ve aynılığın içinde, kendini, akıl sağlığını nasıl koruyorsun?

Bu coğrafyadaki temel sıkıntının yalanlara sığınarak yaşamak olduğunu düşünüyorum. 100 yıl önce kimlerle komşuyduk, bu ülkenin demografik, kültürel yapısı nasıldı, hiçbirimizin bu konuda sağlıklı bilgisi yok. Eğitim sistemiyle şekillendirilmiş slogan doğruları var. Hakkaniyet yerine gücün belirleyici olduğu; üretmek yerine tüketmenin, sorgulamak yerine aidiyetin rahatlatıcılığının vesaire. Bu fasit daireden çıkılacağına dair küçük ümitler yeşeriyor ara sıra; onlar da kısa sürede sönüyorlar. Dost adacıkları diyorum ben. Küçük, iddiasız, birbirine tutunmayı bilen, az çok güzellik çoğaltabilen, küçük direnişleri örgütleyebilen dost adacıkları. Fazla soyut oldu belki ama insana karşı sığınabileceğimiz şey yine insan.  Tabii diğer canlılarla kurulacak sevgi ilişkisinin dünyayı daha yaşanabilir ve katlanabilir kıldığını unutmadan.

Lütfi Ömer Akad ve sinemanın şenliği

Bize sinemayla arandaki ilişkiden, en severek, yüreğine dokuna dokuna, kendini hırpalama pahasına çektiğin filmlerden söz eder misin?

Onat Kutlar’ın kitabının adıydı ‘’Sinema Bir Şenliktir.’’Beyazperdenin büyüsüne kapılmış herkes için sinema gerçekten bir şenliktir.  2001 yılında TRT için Filiz Ozankaya’nın yapımcılığı ve çok sevgili hocam Erol Mutlu’nun danışmanlığında Yüzyılın Tanıkları isimli bir projede çalışıyordum. Sinema, tiyatro, spor, edebiyat, müzik; Türkiye’de geçen yüzyılın dökümünü çıkaran bir belgesel diziydi bu. Sinema bölümü için röportajlar yapıyorduk ve benim aklıma ilk gelen isimlerden biri tabii ki Lütfi Ömer Akad oldu. Kolay kolay röportaj kabul etmiyor, görünür olmayı istemiyordu. Birkaç yıl önce karşılaşmış, sohbet etmiş ve tavsiyelerini almıştım. Röportaj için aradığımda önce hayır dedi, sonra neden onunla konuşmak istediğimizi detaylıca anlatınca gönülsüz de olsa tamam dedi. Röportaj için Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Bölümü’nün Balmumcu’daki binasında buluştuk. Hayatımda yaptığım en kısa ve en anlamlı röportajdı. Yorgun, çatallı sesi; kısık gözleriyle ama o gözlerinde bütün bir sinema macerasının izlerini gösteren bir bakışla şu cümleyi söyledi: “İlk defa kameradan (vizörden) baktığım zaman beni büyük, şenlikli bir dünyanın beklediğini düşündüm, yanılmamışım.’’ Sinema tutkusunun özeti benim için bu olmuştur o günden bu yana.

Film dememekte ısrar ediyorum ama dönüp baktığımda mükemmel diyebileceğim bu olmuş diyebileceğim bir belgeselim yok. Ama hepsinin üretim sürecinin bana kattıkları var. Röportaj yaptığım, bu hayata bir şeyler katabilmiş onlarca insanın mutluluğuna ortak olmanın karşılıklı güzel şeyler üzerine konuşabilmenin mutluluğu var mesela. Birlikte çalışırken birbirimize çok şey öğrettiğimiz insanlar var. Üretim sürecini, üretilen şeyin birilerine ulaşması kadar değerli kılan da bu paylaşım ve bu etkileşimler bence.

Geriye dönüp baktığımda, nicelik olarak zamanın hakkını verdiğimi düşündürecek sayıda iş yaptım ama onların niteliği konusunda aynı şeyi söyleyemem. Bir Filmin Hikayesi belgesel serisini hayatımın en zor dönemlerinden birinde çekmiştim. Orada hikayesi peşinden koştuğum filmlerin bazılarını iyi anlattığımı düşünüyorum. (Bugün olsa bambaşka şekilde anlatırdım.) Projenin, Masumiyet filmini anlatan bölümü benim için birçok açıdan özeldir. Filmin karakterlerinin hikayesi, yönetmenin macerası kadar kendi öykümü anlattığımı da hissetmiştim. Bir Filmin Hikayesi- Masumiyet çektiğim onlarca televizyon belgeseli arasında benim için ayrı bir yerde durur.

Üretme kaygısı ve motivasyon

Seni neler üretmeye zorluyor ve neler seni üretmekten alıkoyuyor?

Elimde iyi bir hikaye varsa onun peşinden bıkmadan koştururum. Kafamın içinde binbir tilki dolaşır ve bir projeyle bir yıl yaşayabilirim bıkmadan. Ama hiçbir zaman disiplinli bir insan olmadım. Bunu hayatın zorluğuna bağlayabiliriz; yalnızlığa, insanı huzursuz eden yoksunluklara… Ama bu en temelde öğrenilen bir şey. Zekaya yaslanmanın bir yere kadar insanı taşıyabileceği bilgisi çok küçükken edinilen bir şey olmalı. Bu röportajı okuyacak genç arkadaşlara söyleyebileceğim tek şey, üretme kaygısı beraberinde çalışma motivasyonuyla anlam taşır. O motivasyon da kesintili bir şey; bazen olan, olmayan bir şey değildir. Ya vardır ya yoktur.

Sessiz Ev’i sinemaya uyarlamak isterdim

Hangi sinema türünü kendine yakın görüyorsun, hangi yazarlar sana yaratma gücü veriyor ya da hayatında herhangi bir mihenk karşılaşma var mıdır?

İki tip seyirci var denir; elinde popcornu ve meşrubatıyla kendi dertlerinden uzaklaşmak için koltuğa oturan seyirci ile yeni sorular sormak, sorulara yanıt aramak ve rahatlamak yerine kafa patlatmak için film izleyen seyirci. Türden çok ikinci seyirci türüne hitap eden filmleri kendime yakın görüyorum. Ama belli bir dil, izlek tutturabilmiş piyasa filmlerini sadece eğlenmek için izlemediğim anlamına gelmiyor bu. Yönetmen olarak beni derinden etkileyen isimler, Kieslowski, John Huston, Bergman ve (Taciz ve pedofili iddialarıyla yapıtlarının üzerine gölge düşürmüş olsa da) Woody Allen’dır. Birbirinden çok farklı tarzı olan bu dört yönetmenin (listeye elbette eklenecek çok isim var) sinemaya bakışımda çok belirleyici olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Edebiyatta ise Marquez, Tolstoy, Zweig, Kafka ve Ahmet Hamdi Tanpınar. Burada Orhan Pamuk’a özel bir parantez açmam lazım. Yaşadığım zaman ve şehirle ilişkimi fazlasıyla etkilemiştir. Eğer gerçekten film çekme şansım olsaydı Sessiz Ev’i sinemaya uyarlamayı çok isterdim.

Ahbap-çavuş ilişkisi niteliğin önüne geçiyor

Dünyada birçok yerde bulundun? Sinema konusundaki durumumuz ile dünyayı kıyaslarsan, sadece sinema tarihi açısından değil, modern bir toplumla Türkiye’deki sinemaya bakışın kıyasını nasıl yaparsın?

Şu zaman zaman aklıma gelen bir sorudur. Neden Türkiye sineması, bir İran sineması, bir Kore sineması kadar ses getiremedi; dünyaya yayılan bir seyirci kitlesi oluşturamadı? Metin Erksan, Yılmaz Güney, Tunç Okan, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin etkisiyle, Türkiye sınırlarını aşan yönetmenler oldular ama bir devamlılık sorunu hep oldu. Modernlik ya da özgürlük üzerinden bir kıyastan çok burada da düğümün kendine ne kadar dürüst olmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Her zaman işleyen bir sansür mekanizması var ama bu mekanizmadan daha derinde, içselleştirmiş bir oto -sansür mekanizması ve çok katı bir klancılık var. Bu klanlarla uzlaşmazsanız, onların bir parçası olmazsanız; kendinize alan açmanız mümkün değil. Bu küçük ağlar, anaakımı belirler hale geliyor. Amiyane tabirle ahbap- çavuş ilişkisi niteliğin önüne geçiyor her zaman. Sanatın hemen her alanında böyle bu. Dolayısıyla sinemaya da sirayet eden bir şey. Bütün bunlara rağmen, işini yapan, sözünü söylemeye devam edebilen insanlar var tabii. Kendi alanım için Çayan Demirel’i, Bingöl Elmas’ı bu bağlamda saygıyla hatırlatmak istiyorum. Elbet bu halkaya eklemlenecek yeni kuşak gençler de vardır.

Anlatıcı size dokunurdu

Gecenin Öteki Yüzü dendiğinde akla sadece muhteşem oyunculuklar ve unutulmaz müziği gelmiyor; yazar Füruzan’ı ve Okan Uysaler gibi bir sinemacıyı hatırlıyoruz. Bunu bize hatırlatan, bize bu unutulmaz yapımı ve arkasındaki sihri anlatan da sen oldun. Bize bu belgeselin çekim sürecini biraz anlatır mısın?

Çok klişe bir giriş yapayım bu soruya, biz çocukluğumuzu ve ilk gençliğimizi analog çağda yaşadık. İnternet yoktu, hayal gücümüzü geliştirecek dijital oyunlar yoktu. Gündüzleri sokaklar, akşamları da yeni yeni renklenen televizyon vardı. Sevimsiz haber bültenlerinin arasında, bugün hiç kimseye hitap etmeyen eğlence programları ve ertesi gün cümbür cemaat konuşulan diziler vardı. İşte bu dizilerden bazılarının, bazı sahneleri beni büyülerdi. Uzun zaman aklımdan çıkmazdı. 16 yaşından sonra sinemanın büyüsünü keşfedip deli gibi film seyretmeye başlayınca çocukken beni büyüleyen bu sahnelerin tek bir yönetmenin elinden çıkmış olduğunu farkettim. Hemen hepsinde bir takım teknik sorunlar vardı, bazen diyaloglar yapay dururdu, bazen hikayedeki en kilit oyunculardan biri aksardı ve 50 dakikalık bir bölümün sonunda şunu farkederdiniz her seferinde; anlatıcı yani yönetmen size dokunurdu, yaşadığınız hayata dair gerçek şeyler söylemiş olurdu. Bu yönetmenin adı Okan Uysaler idi. 1991 yılı Kasım ayında bir akşam TRT bülteninde ölüm haberini duydum, ailemden birini kaybetmiş kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Aklımdan şu cümlenin geçtiğini dün gibi hatırlıyorum: ‘’Çok erken öldü, yapıtları televizyonda kaldı, sinema yapmaya ömrü yetmedi, gerçekten çok yazık’’

Ölümünden 8 yıl sonra genç bir yönetmen olarak TRT yöneticilerinin karşısındaydım: ‘’Ben bu adamın hikayesini anlatmak istiyorum’’. Ki Okan Uysaler sektörde çok sevilen, onlarca belki yüzlerce dostu olan, birçok kişinin elinden tutmuş, evini açmış bir insandı. Aradan sekiz yıl geçmesine rağmen sanki daha dün gitmiş gibi hatırası canlıydı dostları arasında. Onca sinemacı dostu varken hikayesini (Hakan Demiralay ile birlikte) benim anlatmış olmam hala ilginç gelir. Hiç tanışmamış olmama rağmen yakından tanıdığım bir ağabey gibi, çırağı olduğum bir usta gibidir Okan Uysaler benim için.

1997-99 arası Hakan Demiralay ile birlikte -ki kendisinin benim belgeselcilik yolculuğuma çok özel bir yeri vardır, içimdekileri dışa vurup iyi işler gerçekleştirdiysem, bu onun sinematografiye hakimiyeti ve iş disiplini sayesinde olmuştur-  onunla birlikte üç belgesel yaptık. Aslında üç direniş öyküsü çektik.  İlki Bergama’daki altın madenciliğine karşı yürütülen mücadeleyi anlatan Altının S’si (Toplumun Direnişi) idi. İkincisi, aşağıda biraz daha detaylı bahsedeceğimiz 60 ve 70’lerde yaşamış hem sisteme hem de birlikte yürüdüğü insanlar karşısında kendi olma inadında direnmiş bir karakter olan Oğuz Haluk Alplaçin’in portresi Hayalet (Bireyin Direnişi) ve sonuncusu da Okan Uysalar’in portresi onun alt başlığı da ‘’İnsan Kalbinin Direnişi’’ idi. Benim için Olan Uysaler ve sinemasını özetleyen cümle budur.

He şey yerinde ve zamanında ağır

Hayalet Oğuz’u da sormadan bir yere gitmem (: Belki son iki sorumdan beri, konuştuklarımızı bilmeyen, asla bilmeyecek çok ilginç bir nesil var. Aslında benim Hayalet’le ilgili sorum da tam bu noktada. Senin anlattığın Hayalet Oğuz, bir karakter kadar, bir devrin de hikayesi. Hepimizin fazlasıyla özlediği bir devir… Araştırma sürecin ve malum o dönemin güzel insanları ile şimdiki nesil, kaybolmuş bir hız çağı arasındaki bu yüzyıllık farkı anlatır mısın?

Bir dönem nostalji furyası vardı. Geçmişi güzellemenin bugünkü acılarımızı dindireceğini düşünürdük safça. Oysa her şey yerinde ve zamanında ağır, güzel ya da çirkin. Hayalet Oğuz’u çekerken nostalji duygusu ile hareket etmedik. Hayalet’in kendisinin -içinde birçok tutarsızlık barındırmakla birlikte- hayatıyla söylediği sözdü önemli olan. 1995 yılında Ankara Maltepe’de öğrenci yurdundaki odamda Tezer Özlü’nün Eski Bahçe Eski Sevgi kitabını okuyordum. Kitaptaki öykülerden birinin başlığı: Hayalet Oğuz’du. Tezer Özlü göçüp giden dostunu öyle güzel anlatmıştı ki öyküyü birkaç kez üst üste okudum. Hayalet Belgeseli’nin çıkış noktası budur. Çekimler sırasında gerçek bir İstanbul beyefendisi olan öykücü Orhan Duru ve Tezer Özlü’nün değerli kardeşi Sezer Duru’dan destek aldık. Kaybolup gidenin ağıtını yakmayı değil envanterini çıkarmayı ve duygusunu yakalamayı önceledik. Bugün teknik kusurlarına rağmen internette yüzlerce sitede paylaşılıyor olmasının nedenlerden biri bu olsa gerek diye düşünüyorum. Tabii her şeye samimice, kaybetme korkusu durmadan direnip kendi olmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde Hayalet Oğuz’un değeri ve hayatının parıltısı hala süren bu ilginin asıl sebebi.

Bağımsız kalıp hikaye kovalamak cesaret işi

Film çekmeye devam ediyor musun? Yanıtının olumsuz olma ihtimaliyle, neden diyorum. Evetse, bunu bize anlatmanı rica etsem…

2011’den bu yana çekmiyorum. Bunun kişisel nedenleri var; sektörel, hatta siyasi nedenleri var. Bunlar üzerine fazla konuşmak istemiyorum. Şunu söyleyebilirim; söz söyleyenin özgür olduğu bir ülkede yaşamıyoruz. Bağımsız kalıp, hikaye kovalamak gerçekten cesaret işi. O kadar cesur olamadığımı düşünüyorum. Herhangi bir STK ya da devlet tarafından finanse edilen herhangi bir işte gerçekleri size imkanı sunanın istediği doğrultuda bükmek zorunda olmak, fazlasıyla iç acıtan bir şey. Yukarda adını andığım meslektaşlarımın cesaretini ve çabasını alkışlamak düşüyor bana bu noktada.

Meslek okuluna da ihtiyaç var

Yetenek sınavların kalkmak üzere olduğu bir dönemde, sinema bölümüne yetenek sınavı ile giren son nesillerden biri olarak, halimizi nasıl görüyorsun?

Sinemanın diğer sanatlardan ayrı bir yanı var. Bir sürü sanat disipliniyle içli dışlı olmanız, kendini sürekli yenilemeniz gerekiyor. Bu disiplinlerin hepsinin tek tek eğitimini almanız mümkün değil. İşin yaratım sürecinde gerçekten sinema eğitimi belirleyici mi emin değilim. Son dönemde kalburüstü işler yapmış yönetmenlere bakınca hiçbirinin sinema okulu mezunu olmadığını görürsünüz. Öte yandan sinemanın bir de teknik yönü var, kamera, kurgu, ses operatörlükleri gibi onlar da sanattan çok zanaat işi. Sanat okuluna değil meslek okuluna ihtiyaç var o alanlarda. Dolayısıyla yetenek sınavı konservatuar, resim, heykel gibi bölümlerine benzer bir zorunluluk içermemeli diye düşünüyorum.

Ataleti yenmek üretmekten daha değerli geliyor

Diğer sanat dalları gibi, sinema da ekonomik bir güç ya da kaygısızlık hali istiyor. Sence bu ülkede sanat yaparak yaşamak bizim küçük ütopyamız olarak mı kalacak?

Savaşı sürdürmek, vazgeçmemek gerek. Ama bir şeyler üretip üretmemenin ötesinde her gün karşı karşıya kaldığımız haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında ataletimizi yenmemiz gerek. Üretmekten daha değerli geliyor bu bana. Öte yandan bunu başarabilmek, bütün olumsuz alt edip film çekmekten de zor görünüyor.

Yüzler birbirini hatırlar

Son olarak, buraya birbirimizden güç alacağımız, hala hayattayken yapabileceğimiz çok şey vardır diyerek birkaç cümle bırakmanı istesem… Bizim birbirimizle yapabileceğimiz çok şey var, umudundan asla vazgeçmedim… O nedenle bir aradayız!

Seni 20’lerin henüz başında bir genç kadınken tanıdım. Kavgadan hiç vazgeçemeyen, suyun akışına direnen bir insandın o zaman da. Hayatın cömert davrandıklarından olmadın, normal bir insanın bir tanesinin bile üstesinden gelemeyeceği acılar, kayıplar oldu hayatında ve yürümeye devam ettin. Bu çok değerli. İstediğim gibi tamamlanmasa da Efes Antik Kenti’ni anlattığımız projede birlikte çalıştık. Ekibinle beraber Artemis’e yeniden can verdin. İleride belki yakın bir gelecekte neden olmasın diyorum.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Fazla İçerik
İstanbul için animasyon zamanı!