Diğer Evrenin Senaristi: Olmayanın hep orada olduğu bir hikaye!

Şeyda Aydın İlk romanı Diğer Evrenin Senaristi’nde güzellikleri olumlayan bir dünyada iki kadının aşkını anlatırken, okuru çoklu olasılıklar üzerinden empati kurmaya çağırıyor

Edebiyat dünyası, yeni yazarlar için içine atladıktan sonra çıkacak bir karanın görünmediğini fark ettiğiniz okyanuslar gibi. Biraz kulaç atıp bırakabilirsiniz ya da inandığınız bir yönü seçip karayı aramaya devam edebilirsiniz. Eğer çok şanslı değilseniz, her halükarda zorluklarla karşılaşacağınız bir yolculuk sizi bekliyor demektir. Yazar Şeyda Aydın, ilk kitabı Diğer Evrenin Senaristi ile bu yolculuğuna başlıyor. Kuir temalı kitap, aşkın kutsal sayıldığı bir evrende, Netta isimli bir ülkede iki kadının aşkını anlatıyor. Doğal olarak Şeyda Aydın, okur alanının dar olabileceği bir noktada ilk adımını atıyor. İşi kolay değil ancak kendisi de öyle kolayca okyanuslara ha diye yutulacak bir yazar değil. Dikkat!

Diğer Evrenin Senaristi, okuru başka dünyalara götürdüğü hikayesinde, aşkı, güzellikleri olumlayan yapısıyla dikkat çekiyor.  Yoklukların içinde kocaman varlıkların saklı olduğu bir hikaye bu. Olmayanın aslında hep orada olduğu bir hikaye. Okuduğunuz zaman belki biraz saf, kırılgan bulabilirsiniz ama kitap gücünü de o saf, kırılgan hallerden alıyor. Zira, her şeyin kötü yöne çekildiği, olumsuzlamanın yüksek puan ettiği günümüzde aslında güzellikler elimizde olan en değerli şeyler. Olmayanın aslında hep orada olduğunu bilmemek biraz da bizim hatamız…

Sözü uzatmayalım. Diğer Evrenin Senaristi Şeyda Aydın ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Dikkat! 10 maddelik Netta Manifestosu ekini de bayinizden istemeyi unutmayın!

HAYALLERİM BÜYÜDÜ, DÜNYAM GENİŞLEDİ

Diğer Evrenin Senaristi ilk romanınız. Yazmakla aranızda ilişkiniz nasıl? Bu ilk romana gelene kadar yazıyla ilişkiniz nasıl ilerledi?

Kendimi bildim bileli, çocukluğumdan beri özellikle dünya edebiyatına ve dünya sinemasına meraklıydım; ben de bir gün roman yazacağım, hatta film olacak diye düşünür hayal kurardım ama bir türlü eyleme geçemiyordum tabii araya başka hayat mücadeleleri girdi. Bilirsiniz gerçek dünyanın yolu fazlasıyla hırçın ve hayallerimizi gerçekleştirme yolunda önümüze engeller koyuyor, öncelikle okul hayatı, sonra iş hayatı derken bir bakmışsınız ki yaşınız almış başını gitmiştir. İşte bu noktada elinizde ne var, “bugüne kadar amaçlarım, hayallerim uğruna ne yaptım,” diye geriye dönüp baktığınızda gerçekleştiremedikleriniz boğazınızda bir yumru gibi oturur kalır. Sanıyorum bunu biraz geç fark ettim, otuzlu yaşlarımın başlarında kısa kısa denemeler yazmaya başladım, sonrasında bunlar öykülere dönüştü. Yazarken biraz daha ilerleyince çocukluğumdan beri yakın olduğum dünya sineması ve edebiyatı ile olan derin bağlarım nedeniyle birdenbire senaryo yazmaya karar verdim, bu konudaki eğitimleri başarı ile tamamlayıp iyi bir şeyler ortaya koyabildiğimi fark ettim. Fakat ne yazıktır ki, yaşadığımız ülkede yazdığım senaryoları filmleştirecek ne ortam var, ne de teknoloji… Yazdıklarımı film diliyle aktaramayacağımı anlayınca aniden zihnimde bir ışık belirdi, kendi kendime dedim ki, “Neden roman yazmıyorsun Şeyda? Bu senin hayalindi, belki bir şekilde yazdıklarını okuyan birileri olur ve belki de zihnindekileri paylaşmak için yaşadığın bu hayatta sana verilen tek şansın budur.”

İnanır mısınız, öyle bir hırslandım ki, bir oturuşta, evet aynen bir oturuşta, tam bir ayda Diğer Evrenin Senaristi eserini yazdım. Bitirdiğimde dünyanın en güzel hissini yaşadım; bir roman yazmayı tamamlamış, bitirmiştim, gerçekten de romancılığa adım atmıştım. Bu his bana hem kendimi daha iyi tanımamı, hem de kendime inanmamı sağladı, hemen şunu dedim, “daha iyisini yapabilirim.” Kısaca hayallerim büyüdü, dünyam genişledi, evrenlerin sınırlarını aştı.

DÜNYA İÇİN YAZDIM

Diğer Evrenin Senaristi bir kuir roman. İlk romanınız bu temada olunca hem bastırmak hem de okura ulaşmak için alanınız daralıyor sanki. Hem bu zor kararı nasıl aldığınızı hem de aldığınız tepkileri anlatır mısınız?

Evet, bu bir Kuir roman, ben de kesinlikle böyle değerlendiriyorum, çünkü dünya değişiyor, biz de kendimizi ve yazdıklarımızı tabuları yıkıp bir adım öteye geçirmeliyiz. Bu kararı alırken ülkemizde pek yapılmamış olanı yapmak istedim. Aslında aklımda tam olarak dünyaya açılan bir yazar olmak var, dediğim gibi sınırları aşıp dünyada okunan bir roman yazarı olmak istiyorum. Diğer Evrenin Senaristi yaşadığımız sınırlar içinde olan olayları anlatan bir eser değil; çünkü evrensel bir eser ortaya koymak istedim. Gelecekte yazdığım roman ve romanlar İngilizceye çevrilirse, dünyanın öbür ucundaki okuyuculara denk gelirse, yazdıklarımın onların yadırgamayacağı, rahatlıkla empati kuracağı şeyler olmasını istiyorum. Bir umut ama güçlü bir umut bu, hedefim diyebilirim. Yani bundan sonra da eserlerimdeki olay ve karakterler yine evrensel çıtada olacak, kısıtlı bir okuyucu kitlesine ulaşacağımı bilsem de böyle devam etmeye kararlıyım ve ne yaptığımı çok iyi biliyorum.

İlk başta alacağım tepkilerin sert olacağını düşündüm, ama ilginçtir ki böyle olmadı, hatta yenilikçi olmam konusunda takdir edildiğimi söylemeliyim. Eserde anlattığım ütopik dünya ve verdiğim küçük mesajlar dolayısıyla Yerli Ursula Le Guin olacaksın diyenler bile oldu ama ben böyle güçlü bir unvana daha yolun başındayken layık olduğumu ve gelecekte de layık olacağımı asla düşünmüyorum, Ursula Le Guin çok üst mertebede ve eşsiz benim için, ayrıca yazım dilimiz farklı diye düşünüyorum.

Yayınevlerine gönderdiğimde ise öyle ağır eleştiriler, sert tepkiler almadım, aksine gayet insaflı ve yapıcı eleştirilerdi. Sadece şu var, Kuir bir roman olması, ülkemizde bu azınlığın görmezden gelinmesi sonucu romanın da görmezden gelinmesi, gerekli tanıtımlarının yapılmaması, eser üzerine pek konuşulmaması, hasıraltı edilmesi demekti ama yine en başa dönüyorum, ben dünya için yazdım ve yazmaya devam edeceğim. Benim için dünya üzerinde yaşayan her insan eşittir, insanlığın ortak değeri gerçekten de aşk, sevgi, mutluluk ve kederdir; cinsiyetlerin veya sınırların bir önemi yoktur.

Sonuç olarak, ülkemizde küçük bir kitlenin kitaba ulaşıp okuma ihtimalinin olması bile beni mutlu ediyor.

ÇOKTAN YIKILMIŞ OLMASI GEREKEN BİR TABU

Roman iki kadın arasındaki bir aşk hikayesini anlatıyor. Başka bir dünyada, aşkın kutsal sayıldığı Netta ülkesinde. Peki Eeva ve Veera, Netta’da değil Türkiye’de yaşasalardı aşklarını nasıl yaşayabilirlerdi? Ne kadarını?

Eeva ile Veera eğer Türkiye’de yaşasalardı bence yine âşık olurlardı, çünkü aşk güçlü bir duygu, ülkelere has değil, insanın kendi doğasına has derin bir duygu; bu nedenle âşık olurlardı. Fakat aşklarını bu kadar özgürce, tepkiler almadan tabii ki de yaşayamazlardı. Çünkü onların aileleri, çevreleri ve yaşadıkları dünya, aşkın cinsel kimlikleri olduğunu düşünmüyor, bunlara göre kimseyi değerlendirmiyor, hatta altını çizerek belirtmeliyim ki yetişkin insanların hissettiği aşkın her formuna saygı duyuyor, ancak bu yaşadığımız ülke için üzerine hiç konuşulmayan, konuşulursa susturulmaya çalışılan çoktan yıkılmış olması gereken bir tabu. Aklıma onlarla ilgili çok kötü şeyler getirmek istemiyorum, galiba onlara kıyamıyorum, sadece şunu söyleyebilirim, Eeva ile Veera eğer toplum tarafından kabul edilen normlarda yetiştirilselerdi, muhtemelen aileleri ve çevreleri tarafından yadırganırlardı, ama şunu da belirtmeliyim, ülkemizde dünyanın gelişimini, değişimini yakalayan zihniyette aileler de var, çocuklarının yönelimlerini yargılamıyorlar, aksine destek oluyorlar. Böyle muhteşem bir aileye de sahip olabilirlerdi, bu çok büyük bir şans elbette. Eğer homofobik olan bir çevrede yaşasalardı da gizlenerek dört duvar arasında yaşamak durumunda kalırlardı ama aşkın engel tanımayacağı gerçeğiyle değerlendirirsek, bence yine de her şeye rağmen beraber olabilirler, beraber yıllarını geçirebilirlerdi. Bunun değerlendirmesi ve karşılaştırmasını okuyucunun yapmasını istiyorum.

Şeyda Aydın

VEERA BENDEN DAHA ŞİRİN VE DAHA ŞANSLI

Kitapta Veera karakterinin yazarla özdeşleşen karakter olduğunu tahmin ediyorum. Veera ile benzerlikleriniz ve ayrıştığınız noktalar nelerdir?

Bence her kurgucu yazar kahramanlarına biraz kendinden bir şeyler ekler; biraz çıkartır, biraz süsler, biraz üstünü başını kirletir, biraz hasta eder, biraz depresyona sokar, biraz yere düşürür veya güçlü bir kahraman gibi biraz yükseltir. Evet, yapmışımdır, kendimden bir şeyler ekledim, galiba çok şey ekledim, bu bir yanlış mı bilmiyorum ama yazarken böyle bir dünyada yaşasaydım ne yapardım, böyle bir aşk yaşasaydım ne yapardım diye kendi kendime sorup durdum. Sonra bir bakmışım ki içe dönüklüğümden, yaban doğada bir bungalovda yazarak yaşama hayalime, motosikletleri, hayvanları, 1980’lerin yabancı pop, rock, synth müziklerini, neonları, bilimkurgu filmlerini sevmeme, aşka birçok şeyden fazla önem verip uğruna deli divane gibi koşturmaya hazır olmama kadar pek çok şeyi eklemişim.

Ayrıştığım noktalar ise, tarz ve genel görünüş benzese de sanki Veera gözüme daha şirin görünüyor, sanki daha güzel ve güçlü biri, içsel ve fiziksel olarak bana öyle geliyor. Ha bir de o hayallerinin ötesindeki aşkı bulup yaşamış, ben yaşamadım. Öyle güçlü bir aşk insanın kendisini tanımasında, değişmesinde, olgunlaşmasında değerli bir yoluculuk gibi geliyor. Bu yüzden Veera çok şanslı, oysa ben aşkta şanslı değilim.

NETTA MANİFESTOSU

Diğer Evrenin Senaristi diyelim ki, bir cadı kazanında kaynayan büyülü bir iksir. Diyelim ki aşka inanmayan dünyalarımıza aşkı, güzelliği olumlatan bir iksir. Peki yazar neler kattı bu iksirin içine? Nelerden faydalandı malzeme olarak?

İskandinavya’yı çok seviyorum. Özellikle faydalandıklarım, Finlandiya ve İzlanda oldu. Romandaki karakterlerden Netta ismine, şehir isimlerine kadar bu iki ülkenin dillerinden faydalandım. Örnek olarak Eeva hayat demek, Veera gerçek demek, Netta değerli demek… Bir de İskandinav ülkeleri Kuir bireylere verdiği haklar konusunda dünyada ilk sıralarda geliyor, o topraklar, doğası, oraların tarihi, mitolojisi de benim için değerli, bunlardan beslendim. Bunları zihnimde geliştirerek yeni bir dünya yarattım; daha yeşil, yeşil olduğu kadar da neo-fütüristik olan. 1980’leri siberpunk filmlerini de çok seviyorum, atmosferi çok iyi yansıtamadığımı düşünsem de aslında geceleri neon ve kristal bir dünya, gündüzleri ise yemyeşil bir dünya bu. Siberpunk eserler olumsuz bir geleceği anlatır, ben ise bunu ters çevirdim, aşkı kutsal sayan, birbirine saygılı, gelişmiş, egosuz, iyi niyetli bilinçleriyle birlikte yaşayan toplumların dünyası. Bir manifesto yazdım ve önüme koydum, ona bakarak biraz düşündüm ve sonunda Netta oluştu. Bu soruya en iyi cevap olacak Diğer Evren yani Netta Manifestosu İlk 10 Madde şu şekilde;

1 – Herkes birbirine “Bay” veya “Bayan” değil; “Sayın” veya “Sevgili” diye hitap etmelidir. Cinsiyetçi kalıplar kullanılmamalıdır.

2- Aşkın cinsel kimlikleri yoktur; yetişkin her insan özgür iradesiyle kiminle birlikte olmak isterse olur ve aşk yaşayabilir, bunu asla sorgulama, bunu sorgulamak en büyük kabalıktır. Aşkın her rengi kutsaldır. Aşk için ise cesur ol, kendini tanımandaki en büyük yolculuğun aşkla başlar.

3- Doğa anaya saygılı ol; senin ona verdiğin kadar o da sana verecektir. Diktiğin bir binaya karşılık yeryüzüne yüzlerce ağaç dik.

4- Hayvanlar yaşadığın dünyanın asıl sahibidir, senden önce de vardılar, senden sonra da olacaklar; onları kendinden bile koru, özgürlük ve huzurları seninkinden değerlidir. Her birey hayvanların ihtiyaçlarından sorumludur.

5- Çocukları çocuk gibi severek bildiklerini onlara aktar.

6 – Sanat ve Edebiyattan asla uzaklaşma; oku, öğren, üret, paylaş. Sanat ve Edebiyatsız bir toplumun zihni gelişime kapalıdır; gelişime, yeniliğe, modernleşmeye, gelecekçiliğe dair daima açık ol.

7- Herkesin fikri değerlidir; her fikre saygılı ol, önce dinle, sonra bunu hoşgörüyle tartış. Unutma, yumrukların değil; doğru bir iletişimin çözemeyeceği hiçbir şey yoktur.

8- Bedenine ve ruhuna iyi bak; spor yap, sağlıklı beslen, çünkü senin sığınağındır, bedenine ve ruhuna davrandığın kadarını ondan alırsın.

9- Hiçbir şeyi izinsiz alma; ihtiyacın olanı yanındakinden rica et, hemen olmasa bile yakın zamanda seninle paylaşacağını göreceksin, sabırlı ol.

10- Netta’da yaşadığını unutma; bilirsin ki Netta demek, “Değerli” demektir, tıpkı sen ve diğer herkes gibi. Biz bir bütünüz ve ancak birlikte hareket ettikçe doğru şekilde ilerleyebilir, gelişebiliriz.

BİR ÖNLEM OLARAK DİSTOPYA OKUMAK

Diğer Evrenin Senaristi’ne bir sorar mısınız diğer evrenin okurlarını bize bir anlatsın! Temelleri kötülükle örülmemiş, her şeye “hater” algısıyla yaklaşılmayan bir dünyanın okurları nasıl olurdu sizce? Diğer Evrenin Senaristi’nin okurdan bekledikleri nelerdir?

Diğer evrendeki topluma hoşgörü hâkim, diğer evrendeki toplum her fikre saygı duyarak, dinleyerek, eleştirileri de saygıyla değerlendirerek yaşayan yüksek bir toplum. Üreten her insanın ortaya koyduklarını görmek için herkese şans veriyorlar. Nefret duygularını bilmedikleri için de sakin, entel, kibirsiz, kıskançlıktan uzak, çamur atmayan okurlar bunlar. Orada en çok distopya eserler okunuyor, çünkü ellerindekini kaybederlerse neler olacağını, nelerden mahrum kalacaklarını görmek ve buna karşı durmak için hem meraklılar hem de bunu önlem olarak görüyorlar. Şu olursa bu olur, bak bunu yaparsak bu hale geliriz, dünyamıza sımsıkı sarılalım diyorlar. Eeva ile birlikte yaşayan Veera’nın da senaryo çalışmaları aslında bunlarla ilgili.

Okurdan beklediklerim, romanı okuduktan sonra kendimize ve dünyamıza şöyle bir bakıp düşünmeleri. Homofobi, transfobi, silah, kan, şiddet, ayrımcılık olmayan bir dünyada yaşasaydık, bu bizi nasıl etkilerdi? Kişiliğimiz, habitatımız nasıl olurdu? Bunları bir düşünsünler isterim.



NETTA’NIN TERSİNE YOLCULUK

Romanın sonlarında başka evrenlerden bahsederken bir de kötü evren görüyoruz. İkinci romanda bu evrene gideceğiz. Peki neler bekliyor bizi o evrende? Kötü bir evreni kötü yapan temel şey ne olabilir?

Aslında bu soruya çok detaylandırmadan cevap vermek istiyorum, çok ipucu vermek istemiyorum, bu konuda ağzı sıkı bir yazarım. Netta’nın tersi deyince aklımıza kötü şeyler geliyor değil mi? Evet, benim aklıma çok kötü şeyler geliyor, örneğin şiddet geliyor, silah geliyor, çatışma geliyor, eşitsizlik geliyor ve dahası… Homofobi, transfobi, bulaşıcı hastalıklar, kötü niyetli olanın baş tacı edildiği bir dünya geliyor. Böyle olunca önümüzde birdenbire kanla sulanmış topraklarıyla kavganın hiç bitmediği bir dünya beliriveriyor. O kadar işte. Ama sabır, çok yakında piyasaya çıkacak. İkinci roman hem birinci romandan bağımsız hem de birinci romanla bağlantılı gibi, bu kez hem kurgu, hem de yazım diliyle çok uğraştım. İkinci romanda dilimi geliştirdiğimi, okuyucuyu çok farklı bir romanın beklediğini daha ilk cümleleri okuyunca hemen bunu anlayacaklarını söyleyebilirim ve yorumları duymak için şimdiden tarifsizce heyecanlıyım.

ASIL YOLCULUĞUM ŞİMDİ BAŞLIYOR

Şeyda Aydın, ilk romanına nasıl bakıyor? Gelecekte neler yapmak istiyor. Yazarlık hikayesinde temel amaçları neler?

Senaryo yazarken bir anda keskin bir zıplayışla romancılığın orta yerine atlamış biri olarak kuşkusuz eksiklerim var.  Bu eksiklikleri roman basılıp elime alarak okuduğumda, kendime dıştan bir okuyucu gözüyle baktığımda fark ettim. Daha önce de dediğim gibi daha iyisini yapabilirdim ama bu bir patlayıştı, yapabilir miyim, başarabilir miyim diye kendimi sınamamdı. Galiba romancılıkta asıl yolculuğum bu ilk romandan sonra başlıyor. Her defasında kendimi aşmam, hatalarımı görmem, düzeltmem, dilimi geliştirmem gerekiyor, çünkü ilk romanımda belki çoğu okuyucuyu tatmin etse de senaryo yazarlığından geldiğim için okuyucuya bir film izletiyormuş gibi bir atmosfer yaratıyorum. Oysaki Diğer Evrenin Senaristi’ni yazmaya başlarken, romanın adına da bir atıf olsun diye okuyucuya bir haftada okuyup bitirebileceği, film izler gibi bir roman sunmak istemiştim; demiştim ki, “çok fazla kitap okumaya zamanı olmayan okuyucular da alıp okusun, bir yılda değil, metroda, otobüste veya yatmadan önce okuyarak bir haftada okuyup bitirsin.”  Toplum olarak film izlemeyi, kitap okumaya daha çok tercih ediyoruz. Yani okuyucuların da benim yaptığım gibi, Eeva ile Veera’yı, onların mimikleri ve hareketlerini de hesaba katarak hayallerinde canlandırıp peşlerinden gitmelerini, bir filmin içine girmelerini istedim. Bu çoğu edebiyatçıya göre yanlış bir yazım dili; ama hayır işte, ben yenilikçiyim, denenmemiş olanı denemeyi seviyorum, deneysel bir ilk roman oldu ve gördüm ki doğru yoldayım, çünkü sonrasında romanı okuyup bitirenlerin, bir oturuşta bitirdiklerini, Eeva ile Veera’yı çok sevdiklerini bana ulaşıp söylemelerine de gerçekten çok mutlu oldum. Yazım dilimi daha da geliştirmem gerektiğini iyi biliyorum, bunun için çok çalışacağım, bu konuda çok fazla derin edebiyat yapmadan yazan, naif bir dil kullanan, çağdaş dünya romancılarını örnek alıyorum. Hep üzerine basa basa belirttiğim gibi, ağır ve anlaşılmayan bir dille yazmaktansa, kurgunun atmosferinden derin edebiyat nedeniyle kopup gitmeyecek, kısa sürede okuyup gerekli mesajları net şekilde alacak okuyucuları da kendime çekmek istiyorum.

Gelecekte romanlarımın İngilizceye çevrilip dünyadaki okuyucu ile buluşmasını istiyorum, yazarlıktan para kazanmayı hedefleyen biri değilim ki zaten bunu para kazanmak için yapan biri varsa hayal kırıklığına uğrar. Benim amacım ilk olarak sadece zihnimde yarattıklarımı, kurduğum dünyaları, karakterleri beynimi patlatmadan paylaşıp aktarmak, ikinci olarak çok büyük bir hayal ama belki gelecekte bastonlu yaşlı bir kadın yazar olduğumda, yirmiden fazla fantastik ve bilimkurgu roman yazdıktan sonra Locus, Nebula veya Hugo ödüllerinden birine layık olmak. Buna ek olarak gelecekte bir gün romanlarımdan birinin film halini izlemeden ölüp bu dünyadan gidersem de gözüm açık gider.

Diğer Evrenin Senaristi

Şeyda Aydın,

İkinci Adam Yayınları, 2018

302 Sayfa

Diğer Evrenin Senaristi: Olmayanın hep orada olduğu bir hikaye!” için bir yorum

  • 8 Şubat 2019 tarihinde, saat 10:44
    Permalink

    Başarılı bir yazar Şeyda Aydın ve başarılı bir kitap… İkincisini merakla bekliyoruz…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir