Bir Legion güzellemesi!

Üç sezonda hikayesini tamamlayan ve geride çok güzel izler bırakan Legion için bir güzelleme yazısı yazdık. Öveceğiz, anacağız, başka yolu yok…

Dizi dünyasının en özgün yapımlarından Legion, 3. sezonu ile birlikte hikayesini sonlandırdı ve seyircilere veda etti. Noah Hawley imzalı FX dizisi Legion (Türkiye hakları Blu TV’de), ilk bakışta “yine bir süper kahraman dizisi” diyeceğimiz, Marvel’in X-Men dünyasına ait bir dizi. Baş karakterimiz David Haller, X-Men’den tanıdığımız Profesör X’in (Charles Xavier) oğlu. Aslında bir Omega seviye mutant olan David, güçlerinin farkında değil ve süper zihninde olup bitenleri kendisinin deli olmasına bağlıyor. Evet, dizinin başında David akıl hastanesinde! Ancak sonrasında beklenmedik olaylar gelişiyor ve David akıl hastanesinden çıkarak kendi hakkındaki gerçekleri öğrendiği ve kendini keşfettiği bir hikayeye atılıyor. Bu yazıda dizinin hikayesini anlatmayacağım elbette, dizinin tanıtımını da yapmayacağım. Üç sezonda bana çok güzel anlar yaşatan Legion için bir güzelleme yazısı bu. Başka bir şey değil…

Sadece bir hikaye izlemedim

İster bir dizi olsun, ister bir roman, br hikaye, sadece olay akışı olduğu zaman, seyirci de yalnızca izleyen, takip eden bir kişi, nesne olarak kalır. Böyle onlarca dizi sayabiliriz. “Akıcı olsun” dediğimiz romanların çoğu da böyledir. Oysa bir sanat eseri, o hikayeyi anlatırken kullandığı yapıtaşlarıyla farklılaşır. Bu bir yerde yazarın dilidir, diğer yerde yönetmenin renk kullanımıdır, başka bir yerde kurgucunun örgü desenleridir. Her şey olabilir. Böyle işler, izleyeni de yaratıcılık anlamında tetikler. İzleyici pasif bir durumdan çıkar ve ne yapıldığını anlamaya, görmeye çalışırken doygun bir tecrübe edinir. Legion, benim için böyle bir deneyim oldu. Sadece bir hikaye izlemedim. Bir sezona yayılan fikirleri izledim, harika sahne, dekor tasarımları ve kullanımı izledim. Başından sonuna harika örülmüş bir kurgu izledim. Örneklere geçersek…

Güzel bir “oha” çektim

Legion’un birinci sezonunu izlerken, özellikle Ravel’in Bolero’sunun çalındığı ve sessiz sinemayla harmanlanan sahneyi izlediğimde güzel bir “oha” çektim. Bir dizide izlediğim en güzel tasarlanmış sekanslardan birisiydi. Yer yer psikolojik gerilimin sularından gezinen Legion’un Bolero sekansı, hikayenin içine girdapla çekildiğim bir andı. “Aha” dedim, “özel bir şey izliyorum!” İlk sezonda bir karakter tasarımı olarak Kerry ve Cary ikilisini ve hikayesini çok sevdim. Şöyle ki Cary (erkek), çocukken geceleri uyanıyor ve odasında bir kızın oyuncaklarıyla oynadığını görüyor. Kalkıyor ve birlikte oynuyorlar. Zamanla anlıyor ki, Kerry, aslında kendi vücudunun içinde yaşayan bir kız ve gerçek. Kendisinin bir parçası ve kendisinden ayrı bir varlık. İki karakterin farklı zaman algıları var ve Cary yaşlanırken Kerry genç bir kadın olarak yaşamaya devam ediyor. Zaman zaman bir olarak zaman zaman ayrı kişiler olarak hikayenin sonuna kadar… Genel olarak ilk sezonun daha hikaye odaklı olduğunu belirterek ikinci sezona geçelim…

Dersimiz toplu histeri

İkinci sezon tuhaf bir sezon. Belki birçok izleyici için sıkıcı bir sezon ancak dikkat etmeli, zira yapılmak istenen bir şey var. Bütün sezon bir psikolojik ders gibi. İşlenen konu ise toplu histeri (mass hysteria)! Bir fikrin nasıl ortaya çıktığı, nasıl şekillendiği  ve nasıl o fikre herkesin inandığı bir ara anlatıcı ile adım adım aktarılıyor. Sezonun en akılda kalan yerlerine gelirsek, önce çoklu evrenin işlendiği altıncı bölümü söyleyebiliriz. Tek başına bile izlenebilecek bölümde David Haller’in farklı olasılıklarını görüyoruz. Legion’un halet-i ruhiyesine sinen Otomatik Portakal’a bu bölümde çok net de bir gönderme yer alıyor. Otomatik Portakal’ın bir sahnesi yaşlı bir David Haller ile, yeniden canlandırılıyor. Ayrıca şarkı söyleyen bir fare görüyoruz ki, ben o sahneyi açıp tekrar izliyorum ara sıra. Sezon finali ise “beklentili” izleyiciler için kurtuluş bileti gibi. Herkesin beklediği Amahl Farouk (Shadow King) ile David’in psişik savaşı ile açılan final bölümü toplu psikozun sonucuna varan bir anlatı olarak noktalanıyor.

Amahl Farouk ve üç dili

Ve üçüncü sezon, veda sezonu. Yine harika bir açılış. Bir zaman yolcusu hikayeye ekleniyor. Zaman yolculukları yapılıyor. David’in annesini ve babasını (Profesör X) görüyoruz. Syd yeniden bir çocuk olup kurtadamlı bir dünyada yeniden büyüyor. David, çoklu kişiğe tamamen geçerek Legion’a dönüşüyor. Zaman iblislerini görüyoruz ki yine dizi ekibinin harika bir tasarımı söz konusu. Düşünüp taşınıp nokta atışı yapıyorlar sanki. Ve çok anlatmak istemeyeceğimiz final ile dizi veda ediyor. Aklımızda neler kalıyor, yukarıda bir kısmını sıraladık. Eklersek: En başa Amahl Farouk’u yazalım. Harika bir kötü adam! Almanca, Fransızca ve Farsça konuşuyor ve bu dilleri o anki moduna göre kullanıyor. Örneğin savaş modundaysa Almanca konuşuyor. Kibar, saygın, ağır modda (elegant diyelim) Fransızca, zaman vurgusunun, çok uzun zaman yaşamış bir varlık oluşunun vurgusu ya da otantiklik gerektiğinde Farsça konuşuyor. Başka bir aktör, başka bir karakter olurdu, aynısının kıyısından geçemezdi. Navid Negahban, harika seçim. Keza Lenny rolündeki Aubrey Plaza için de dizinin parlayan elması diyebiliriz. Eğlenceli, tehlikeli, uçlarda… David’i oynayan Dan Stevens da çok yerinde bir seçim ama Amahl Farouk ve Lenny bence dizinin gizli yıldızları. Oliver’in rolünü de es geçmeyelim. Hep bir köşede, hep müzikli…

Müzikler müzikler…

Tabii ki müzikleri unutmadım. Bolero’yu söylemiştik. Amahl Farouk ve David’in telepatik-psişik savaşında The Who’nun Behind Blue Eyes şarkısına güzel bir cover yapılıyor. Zaten filmde kullanılan müziklerin bir kısmı direk müziği almak yerinde yeniden düzenlenmiş, ki bu düzenlemelerin bazıları çok güzel olmuş. Son sezonda Peace, Love and Understanding (Nick Love) ve Mother (Pink Floyd) oyuncu ekibinin vokalleriyle yeniden söyleniyor. Rolling Stones’un She’s a Rainbow ve The Who’nun Happy Jack’i de tema şarkısı gibi birkaç kez kullanılıyorlar. Üçüncü sezon giriş şarkısı Something For Your M.I.N.D (Superorganism) da akılda yer edenlerden.

Hale içinde bir cümle

Yazı amacına vardı mı bilmiyorum. Müzikleri şöyle güzel, oyuncuları şöyle tatlı deyince biraz düz güzelleme oluyor. Bazı şeylerin altını çizdim diyelim. Peki Legion’u neden sevdim diye net bir soru sorarak cevaplamaya çalışayım. David’in “I’m a good person, I deserve love (ben iyi bir insanım, sevgiyi hak ediyorum)” dediği cümleyi bir hale içine alalım. David, süper güçleri olan özel bir insan ama o da her şeyden önce bu dünyaya bir bebek olarak geliyor. Açılış sahnesindeki gibi. Ve hep bir zorlukla karşılaşıyor. David’in etrafındaki çemberı kırmaya çalışırken bu hale içine aldığımız cümleye tutunması beni de yakalıyor. İyi bir insan olduğum için değil, David de kusursuz iyi bir insan değil ve her zaman bu cümleye tutunmuyor, bazen öfkesi ile de hareket ediyor. O telkin cümlesi ise kendine olduğu kadar dünyaya da söylenen bir cümle. Yargılamalara, insanı kırmaya çalışan güçlere karşı bir cümle. David hem kendine karşı hem çevresine karşı bir prikolojik savaş veriyor. Bu savaşın içinde barış da bir opsiyon ama barış öyle kolayca tek başına olmuyor. Sanıyorum bu savaşı izlemeyi sevdim. Hele işin sanatsal kısmı da böyle güzel kullanılınca, özgün bir yapıtaşı oluşturulabilince, o hale içine alınan cümleler de daha güzel ışıldıyor.

“I’m a good person, I deserve love”

Şimdi bu cümleyi okudunuz. Diziyi izledikten sonra yeniden okuyun. Sesli olarak 😉

Erdem Şimşek

Kendi kendine bir hurafe, kulaklarınızda bir fısıltı, bir fısıltıdan ne anlarsanız o... Kahveli Okur editörü, Dakhumn yazarı, (eski) gazeteci.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir