Alice in Chains ve karanlık armoniler!

2009’da yeni bir döneme giren Alice in Chains’in son albümü Rainier Fog, yoğun ve katmanlı yapısıyla 2018’in en iyi işlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor

80’lerin ortalarından başlayarak bir dönem dünya müzik piyasalarına damga vuran Grunge akımı (Seattle Sound da deniliyor) nedense yeni grupların hiçbir zaman eskilerin etkisini yapamadığı, ana grup sayısı kısıtlı kalan bir akım oldu. Yine de Pearl Jam, Nirvana, Soundgarden, Alice in Chains ve Stone Temple Pilots ile cisimleşen Grunge, bugün hala çok sevilen bir müzik türü. Üstelik türün bu kısıtlı sayıdaki ana temsilcileri, hala çok iyi işler çıkarıyorlar. Elbette dönüşüyorlar, değişiyorlar ama 2000’lere baktığımızda yine çok iyi Soundgarden, Pearl Jam, Alice in Chains şarkıları görebiliyoruz. Zaman akıp giderken bu beş grubun üçünün solisti hayatını doldurdu ve aramızdan ayrıldı. Önce Kurt Cobain (Nirvana), sonra Layne Staley (Alice in Chains) ve yakın zamanda Chris Cornell (Soundgarden)… Birisinin ironik bir şekilde yazdığı gibi: Grunge asla ölmedi, yalnızca solistler öldü…

 

Yeni solist yeni sayfa

Alice in Chains, Nisan 2002’de Staley’in ölümünün ardından (evinde ölü bulundu) uzun süre sessiz kaldı ama dönüşleri apayrı bir sayfanın açılması şeklinde oldu. Grup, 2009’da yeni bir solist ile (William DuVall) ve gürül gürül bir albüm ile geri döndüğünde artık başka bir Alice in Chains’ten bahsedilmesi gerektiği görülüyordu. Black Gives Way to Blue, 2009 yılına dair birçok listede yılın en iyi albümleri arasında gösterildi. Ancak tabii ki, yeni solist DuVall, öyle hemen kabul görmedi. Erken yaşta hayatını kaybeden Layne Staley’i sevenler için, hele ki işi romantizm düzeyinden indiremeyenler için William Duvall, hala bir başkasının yerinde oturan bir yabancı olarak gözüküyor. Elbette haksızlık ediliyor. Staley, gerçekten harika bir solistti ama aradan 16 yıl geçmişken hala her Alice in Chains videosunun altında serzenişte bulunmak çok yersiz bir eylem. Bugün Alice in Chains iki vokalistli bir grup (geçmişte de yer yer öyleydi ama bugün daha fazla) ve William DuVall, Jerry Cantrel ile birlikte sağlam bir armoni yakalamış durumda. İkilinin müzikle beraber ses uyumu (o karanlık armoni) üzerine makale yazılacak cinsten. Uzatmayalım. Duvall, iyi iş çıkarıyor ve saygıyı hak ediyor.

 

Mesafeli ve ağır bir müzik

Alice in Chains’in, her zaman Nirvana ya da Pearl Jam’e göre daha sert bir grup olduğunu söyleyebiliriz. Ben sertten ziyade “mesafeli” kelimesini daha uygun buluyorum. Kendini sevdirmeye çalışmayan, bahar esintili işler yapmayan bir grup. Soundgarden’la özellikle kıyaslamadım çünkü Black Hole Sun’ı çıkarırsanız aradan, aslında Soundgarden’ın da bu “mesafeli” tanımına uygun olduğunu görebilirsiniz. Staley, döneminde daha akışkan bir sounda ve vokale sahip olan Alice in Chains, 2009’da girdiği yeni dönemde ise daha ağır bir hava yakalıyor. Hatta bu yüzden grunge değil stoner rock yaptıklarını söyleyenler de var. Bu etiketleri oldum olası sevmediğim için çok da üzerinde durmak istemiyorum. Biraz Staley ve Cantrell arasındaki ilişkiye bakalım.

‘Sen yazdın sen söyle!’

Cantrell, Alice in Chains’in geçmişte de bugün de şarkılarının çoğunu yazan kişi. Ön plandaki Staley, ikonik bir figüre dönüşürken, Cantrell’i solistlik yapması için hep cesaretlendirmiş. Cantrell, Staley’in kendisine sık sık “Bu şarkıyı sen yazdın, o sana ait bir şey, sen söylemelisin” dediğini anlatıyor. İşte bu güzel ilişki kötü bir olayla noktalanırken, Black Gives Way to Blue, Staley’e yazılan bir şarkı olarak kayda geçiyor. Alice in Chains de yeni dönemine Staley’e selamını vererek başlıyor.  Albüm için ilk yazılan ve son kaydı yapılan şarkı olması da dikkat çekici. Albümde bu şarkıyla birlikte Last of my Kind ve Your Decision favroilerim.

Sert, yoğun bir kahve gibi

2009’daki Black Gives Way to Blue’yu, 2013 yılında The Devil Put Dinosaurs Here isimli albüm takip etti. Yeni dönemin ilk albümüne göre biraz daha geride gözükse de ilk albümle birlikte yazılmaya başlanan yeni hikayede önemli bir yere sahip. Choke, Stone ve Voices, benim nazarımda öne çıkan şarkılar. Burada şunu ekleyelim. Alice in Chains, kolay dinlenen bir grup değil. Hemen açıp dahil olamazsanız şarkılarına. Güne başlayacağınız işler değil bunlar. Yoğun bir müzik. Sabır istiyor, birden fazla dinlemenizi gerektiriyor. Bela Tarr’ın harika filminden çalarak “karanlık armoniler” diyorum bu yapıya. The Devil Put Dinosaurs Here, hit şarkı eksikliği sebebiyle özellikle diğer albümlere göre dinlemesi en zor albümü. Ancak bu kötü bir albüm olduğu anlamına gelmiyor. Yine çok kaliteli bir işe ve zihnimizi mühürleyen karanlık armonilere sahip. Sert, yoğun bir kahve içip “iyi geldi be” dediğiniz anları hatırlayın. Öyle bir iş.



 

Çok katmanlı bir albüm: Rainier Fog

Alice in Chains’in, William DuVall, Jerry Cantrell işbirliğiyle çıkardığı son albümü Rainier Fog, bana göre şu ana kadar 2018’in en iyi albümü. İddialı bir söylem diyebilirsiniz ama ne listeler gördük kimler birinci = ) Eh, benim listemde, şimdilik Rainier Fog birinci sırada. Neden? Çünkü hem yukarıda bahsettiğim karanlık armonilerden oluşan yapıtaşlarını, grubun harmanını korumuşlar hem de Maybe, Fly gibi daha 90’lar grunge havası taşıyan şarkıları o yapıya yedirmeyi başarmışlar.Üstüne The One You Know gibi harika bir tepe şarkı koyup sona da All I Am gibi grup tarihinin elmaslarından birisini eklemişer. Red Giant ve Deaf Ears Blind Eyes, teperleden sırtında yüklerle indiğinizi hayal ettiren işler. Her iki şarkının da bir yerinde o yükleri yere bıraktığınızı hissediyorsunuz. Bu albümde şarkıların kendi içlerinde çok daha farklı geçişlere, katmanlı yapılara sahip olduğunu söyleyebilirim. Tüm bu verileri alt alta koyduğunuzda Rainier Fog, müzik tarihinde oldukça sağlam bir yer edinecek bir albüm olarak gözüküyor. Tabii ki, böyle mesafeli, yoğun bir müziğin çok popüler olması beklenemez ama iyi müzik arayanlar için Alice in Chains, yaklaşık 30 yıldır harika işler çıkarıyor.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir