2018 yılından bohçama attığım albümler

2018 yılında neleri sevdim, neleri keşfettim. Muhafazakar ve küçük bir liste…

Zaman zaman oturur müzik listelerine bakarım. En iyiler, yılın en kayda değerleri vs. Çoğunu beğenmem. Müzik konusunda sanıyorum oldukça muhafazakarım. Yeni grup, müzisyen keşfetmeye çalışırım, hevesim çabuk söner. Ya çok mutlu ya fazla enerjik gelirler. Ya da iyidirler gerçekten ama sanki hava satıyorlarmış gibi gelir. Dolayısıyla çok az şeyi seçerek yoluma devam ederim. Elbette yeni keşifler yapmak isterim, zaman zaman deniyorum da ama işlemiyor, geçmiyor kolay kolay. Öküz derisi mübarek…

Şimdi bu düşüncelerle üzerinden bir buçuk ay geçmişken 2018’e bir dönüp bakmak istedim. Özellikle iki albüm bu yılımı bağladı, ki yazılarını da yazdım ama başka neler var bu yazıyla birlikte düşünmek istedim. Madde madde gidelim.

Bad Witch: Trent Reznor’dan David Bowie’ye saygı duruşu

Bilen bilir ki yıllardır Nine Inch Nails dinlerim. Son yıllarda en çok Pretty Hate Machine. Döndüm dolaştım ve Pretty Hate Machine’de karar kıldım. Nedeni de sanırım çok ham bir ruhunun olması. Hem genç hem öfkeli hem de aslında yoğun. Bugün Trent Reznor, farklı şeyler deneyerek yoluna devam ediyor. Hala çok güzel işler üretiyor. Bad Witch de onlardan birisi. Not The Actual Events ve Add Violence’in devamı niteliğindeki Bad Witch (5-6’şar şarkılık 3 EP), Reznor’un gençlik yıllarındaki idolü ve sonra aradaşı David Bowie’ye saygı duruşu gibi duran bir albüm. Hem müzikal altyapıda hem de sözlerde bunu hissedebiliyor ve görebiliyorsunuz. Hatta yer yer vokalde bile David Bowie dinler gibi hisssettiğinizi söyleyebilirim. Kendine ait bir havası olan albüm ve her zaman dinlenecek kalitede.

Loma: Tertemiz bir keşif

Nereden keşfettim bilmiyorum, çok da önemli değil. 2018 yılında tertemiz ilk keşfim Loma oldu. İlk albümleri grupla aynı adı taşıyor. Yaptıkları müzik Indie Pop, Dream Pop gibi tanımlarla etiketlenmiş. Basit ama keyifli klipleri var. Müzikal altyapıları ne maharet sergilemeye çalışan ne de boş yapan cinsten. Demek istediğim, müziği bildiklerini görebiliyorsunuz ama şarkı ne gerektiriyorsa onu yapıp şova kaçmamışlar. Alta klibini koyduğum Black Willow favori şarkım ama albümün tamamı oturup dinlemelik. Kitap okurken, iş yaparken gayet güzel gidiyor, diyeyim. Geçtiğimiz günlerde bir radyo programına katılan Brian Eno da, Loma’nın Black Willow’unu tekrar tekrar dinlediğini söylemiş. Buyurun size referans 😉

Yılın albümü: Rainier Fog

Evet benim gözümde durum bu. Grammy’de En İyi Rock Albümü adayıydılar ve herhalde alırlar dedim ama ödülü Led Zeppelin tarzı vokalistiyle Greta Van Fleet aldı. Sonra dedim işte ödül dünyası da böyle. Elbette sanat göreceli bir şey ama Rainier Fog’da etrafında dönüp dönüp tanımlamakta zorlandığım bir güzellik var. Kahveli Okur’a yazdığım yazıda “Karanlık Armoniler” demiştim. Çit vokalli bir grup ancak bu kadar uyumlu olabilir. Kaldı ki albüm hem eski grunge tarzını yansıtyor hem de Alice in Chains’in o pek sevdiğim mesafeli müzik çizgisini bozmuyor. Mesafeli müzik de ney derseniz, onu da şöyle tanımlıyorum. Müzik yaparken, dinleyenin gönlünü almaya çalışmayan müzik diyelim. Özellikle duygusala bağlayan işler bana çok dinleyiciler için yapılmış gibi gelir. Yapacaksınız onu da Alice in Chains gibi yapın. Albümün son şarkısı All I Am’i açın dinleyin. Tam olarak ne demek istediğimi anlayabilirsiniz sanıyorum. Yılın albümüdür Rainier Fog. Konu benim için tartışmaya kapalıdır.

Infinite Games: Ruhum, kalbim de bunu sevdi

The Black Queen’i Türkiye’de dinleyen tek kişi olabilir miyim acaba? Değildir o kadar, bir iki kişi ekşisözlük’te yazmış bir şeyler ama yine de çok az dinleyen olduğundan eminim. The Dillinger Escape Plan’in vokalisti Greg Puciato’nun ikinci albümüne kavuşan yeni projesi The Black Queen için de yine burada daha önce bir yazı yazmıştım. Tekrara fazla düşmeyeyim. Hem nostaljik hem zamansız havasıyla The Black Queen, benim için güzel bir armağan gibi oldu. Pek ama pek sevdim. Infinite Games, grubun 2018’de çıkan ikinci albümü. İlk albümün biraz gerisinde gözükürken tekrar tekrar dinledikçe daha da çok  sevdiğimi fark ettim. Ölene kadar döner döner dinlerim artık = )

Bir radyo ve bir şarkı

Müzik söz konusu olduğunda yeni şeyler keşfetmenin en güzel yolu radyo dinlemek. Türkiye’de Radyo Eksen, bu noktada gayet güzel bir yerde duruyor. Ama yazının başında da anlattığım üzere bana biraz neşeli, biraz fazla enerjik geliyor yeni nesil rock gruplar. Dolayısıyla kendime uygun bir radyo kanalı ararken Bloodlit Radio’yu keşfettim. Elektronik, endüstriyel, gotik tarz müziklerin ağırlıklı olduğu bir radyo kanalı. Açtığınız zaman çok tufaf müzklerle karşılaşabilirsiniz ama bana uygun bir şey çıkacaksa da buradan çıkacak gibi gözüküyor. Bazen gayet güzel şeyler yakalıyorum. Üstelik fazla göz önünde olunmayan gruplara da sık sık yer veriyorlar, onları tanıtmaya çalışıyorlar. Gayet güzel bir radyo kanalı. Yaptıkları işe saygı da duyarak ara sıra açıp dinliyrum. Alttaki şarkı da (The Highest Hill / The Dead Souls) Bloodlit Radio‘dan keşfim. Eski bir şarkı. Halihazırda Youtube’da bile 955 kez dinlenmiş. Yani mainstream bir radyoda karşılaşmam imkansızdı sanırım.

Yılın canlı kaydı

Chelsea Wolfe şahane bir müzisyen. Aksini iddia eden kişiyle oturup bu konuyu tartışmak için ağzımı bile oynatmam. Chelsea Wolfe’nin son albümü 2017 çıkışlı Hiss Spun’dı. Audiotree kanalında 2018 içinde yayınlanan 16 Psyche’yi de yılın en iyi canlı kaydı seçerek, yazıyı sonlandırıyorum.

Not: Yazı görseli olarak kullandığımız ana fotoğraf Loma’ya ait ve Photo Credits: Bryan C. Parker

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir