YerKuşAğı: Dile tuz basan bir hikaye

Deniz Gezgin, yeni romanı YerKuşAğı’nda insan izinin ulaşmadığı tek yer olan Yokyer’de kahramanları ile birlikte okuru da tuza yürütüyor, o çözeltiden bir metin yaratıyor

İnsanlığın hikayesi gün geçtikçe tadı acılaşan bir hikayeye dönüşüyor. Yazının ortaya çıktığı günden bu yana insanoğlu, kendisini kurucu bir role konumlandırırken edebiyatta hep geleceğe göz kırpan bir seyir içermişti. Zaman aktı geçti, dünya da içindekiler de değişti. Ütopyalar buz oldu, kaldı. Artık bir şeyler kaçırdığımızın farkına varmaya başladık. Bugünün insanı gelecekte insanlığın varacağı bir zirve, altın bir çağ değil, karanlık bir çöküşün hikayesini görüyor.  Dünya genelinde çok satan bir kitap olan Sapiens’in bu kadar çok okunmasının bir anlamı var. Herkes, dönüp nerede, neyi kaçırdığımızı anlamak istiyor. Düşüşü, çöküşü hissederken de onu örecek kelimelere ihtiyacımız var. Peki, her şeyin omurgası olan dil sözkonusuysa edebiyata da çok ciddi bir rol düşmez mi? Elbette düşer, fazlasıyla düşer. Edebiyatta geriye bakan, insanın doğayla bağlarının koptuğu zamanları irdeleyecek eserlerin zamanla çoğalacağını düşünüyorum. Çünkü yanlış olanı hala hissedebiliyoruz ve bize sadece “bu yanlış” demek yerine onu resmedebilecek olan şey yine edebiyat…

Ahraz’ın ötesinde bir metin

Daha önce Ahraz romanıyla tanıdığımız Deniz Gezgin’in Sel Yayıncılık’tan çıkan yeni romanı YerKuşAğı, yukarıda anlattığımız noktaya oturan bir metin içeriyor. Deniz Gezgin, edebi açıdan Ahraz’da başardığının da ötesine geçerek bize çok konsantre, öz bir metin sunuyor. Sorunlu bir çocukluk geçiren, varlıkların olmayan seslerini duyan Moy isimli bir kız; önce tuhaf bir adamın eline, sonra petrol bulanmış bir denize düşen, bir kanadı ısırılmış bir karabatak olan Şuri; toynaklı bir sarmaşık olarak anlatılan, Pan benzeri, doğayla bütün bir varlık olan Hagrin ve Moy’un masumiyetini temsil edercesine ortalıkta dolaşan bir munçak (geyikgiller familyasından bir tür) ile büyülü bir yolculuğa çıkıyoruz? Nereye mi? Orası biraz karşık…

Hikayenin kalbi

YerKuşAğı, hikayesinde yer verdiği hayvan, insan ya da doğaüstü varlıkları, insan diliyle anlatılan hikayelerinden kurtarmaya çalışıyor. Yukarıda saydığımız karakterler önce birlikte tuza yürüyorlar ve tuz her şeyi çözmeye başlıyor. Tuz, beşeri dünyaya ait ne varsa çözerken, o çözeltide adım adım karakterlerimizin hikayelerini okumaya başlıyoruz. Hikayenin kalbi olarak saydığım bir bölümde, petrol felaketinden kaçan göçmen kuşlar, “gördükleri dehşet denli uzun” bir uçuş yapıyorlar. Okyanusları dahi aşanlar nihayetinde ada gibi görünen bir yere konuyorlar. Burası insanın ayak basmadığı ama çöplerinin birikip kümelendiği bir çöpadadır. İnsanın kendi varmasa da izinin varmadığı yer yoktur. Bu yüzden yazar, kahramanlarını vardırabileceği tek yere vardırır: “Sandığı gibi yokyere vardı. Ellenmemiş, çiğnenmemiş bir orası.”

Antropolojiden beslenen bir hikaye

Roman boyunca kahramanların hikayelerinin bir bir ve bir arada okurken, kendi insan varlığımızı da nereye konumlandıracağımızı bulmaya çalışıyoruz. Yokyere giden yolda önce bir dişbudak ağacından düşen Moy gibi, gözlerimiz biraz bulanık, nerede olduğumuzu, ne olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Yalnız romanda değil, o an kitabı elimizde tutarken bulunduğumuz ortamda da. Biraz gözlerimiz netleşince, Hagrin önderliğinde yaptığımız yolculukta kendi patikalarımızı da çizmeye başlıyoruz. Böyle hissetmemizin bir nedeni var. YerKuşAğı’nın satırlarında antropolojinin tabana yayılmış birikimini hissedebiliyoruz. Biriktirmeye, saymaya başladığımız anda yaşadığımız geçişin izlerini sürüyor yazar. Artık nasıl bulduğu her çatlaktan içeri düşen, korkunç bir gerilim nesnesine dönüştüğümüzü, kafesine düşen çocuktan hayvanları sorumlu tutan o hasarlı ağırlığımızı hatırlatıyor. Bu yüzden her yolculuğun kahramanı ile özdeşleşmeye alışan okurlar olarak, yer yer duyduğumuz özlemi gözlerimizde, ellerimizde hissederken, yer yer de “acaba o hayvanı yedik mi” diye midemizi tutuyoruz. Edebiyat, resmeder dedik. Bir resimde her şey daha eşittir. Resmi kaplayan bir kişi olsa bile sesini çıkartamaz, size sezlenemez ve bir ayrıntı sizi daha çok çekebilir. O resimdeki her varlık siz olabilirsiniz.

Deniz Gezgin, ikinci romanı YerKuşAğı ile bize insanın değil, dünyanın; toprağın, suyun dilinde bir hikaye anlatıyor. Dikkat edin, bu biraz büyülü bir hikaye! Hikayenin sonunda eğilip bir göle bakan okur, ne görüyorsa ona dönüşecek.

 

EK NOTLAR

– Romanın ilk 20 sayfası biraz okuru zorluyor ama neyin ne olduğunu anlamak için bu bölümü biraz dikkatle okumak gerekiyor. Tavsiyem, bu ilk 20 sayfayı koşturmadan ve gerekirse iki kez okumanız.

– Romanı kuş sesleri duyabileceğiniz bir yer varsa (balkon, bahçe) orada okumanızı tavsiye ederim. Yoksa Youtube’dan, Spotify’den vs. kuş sesleri içeren bir kayıt da açabilirsiniz. Ben öyle yaptım.

– Deniz Gezgin’le daha önce Yurt Gazetesi’nde mitoloji üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Yurt Gazetesi’nde site güncellemesi sonrası internette olan her şey uçtu. O röportajı da şuraya yerleştirdim.

 

 

 

YerKuşAğı

Deniz Gezgin

Sel Yayıncılık, 2017

89 sayfa

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir