Pasifik Adaları’na edebi yolculuk

Denize ve denizdeki yaşama dair sekiz hikaye içeren Güney Denizi Hikayeleri, okura, Pasifik Adaları’na en sertinden tarihi ve edebi bir yolculuk yapma şansı sunuyor

Alfa Yayınları Jack London’ın öykülerinden oluşan Pasifik Öyküleri isimli bir seri yayınlıyor. Dört kitaptan oluşan seri (devamı gelecek mi bilmiyorum) London’ın Pasifik Adaları’na yaptığı yolculuklardan esinlenerek kaleme aldığı öykülerden oluşuyor. Çok gezen, çok yaşayan, bazen yanlış düşüncelere de varan ama iyi bir yazar olduğu su götürmeyen bir kişi olarak daha çok romanlarıyla tartışılan Jack London’ın öykücülüğüne de bakmak için iyi bir fırsat bu. Biz de serinin ilk kitabı Güney Denizi Hikayeleri’ni okuyarak bu ilk adımı attık. Ama bu kitabı konuşmaya başlamadan önce biraz geriye döneceğim.

Denize özlem

Denizle, deniz yaşamıyla hiçbir zaman net, sürekli bir bağım olmamasına rağmen Jorge Amado’nun Ölü Deniz’ini okuduğumda afallamıştım. Hem ölümü hem aşkı simgeleyen deniz tanrıçası Iemanja’nın ve beraberinde Bahia’da denizcilerin yaşamının tasviri gerçekten büyüleyiciydi. Ölü Deniz, büyülü gerçekçilik akımı içerisinde nedense hak ettiği değeri görememiş bir roman gibi. Benim gözümde ise incecik bir hazine. Ölü Deniz’i bitirdiğimde içimde denize ve deniz yaşamına karşı yoğun bir özlem ve yaşamı başa sarma isteği doğmuştu. Öyle ya, bunca yıl denize dönüp yeterince bakmamıştım. Sonrasında Amado’nun başka kitaplarını okumak istedim. Mucizeler Dükkanı’nı aldım ama o yoğunluğu, o deniz esintileriyle yazılmışlıktadını alamadım.

Deniz Kurdu’ndan öykülere geçiş

Aradan belli bir zaman geçtikten sonra bu kez dikkatim Jack London’ın Deniz Kurdu’na yöneldi. Jack London gibi yaşanmışlıkla yazan bir yazar ve denizle ilgili kalınca bir kitap. Bu hoş olabilir dedim ve okumaya başladım. Kötü diyemem ama Deniz Kurdu da aradığım hissi vermedi. Sebebi ise Deniz Kurdu’nun deniz yaşamından çok iki kişi üzerinden bir kimlik mücadelesini anlatmasıydı. Nihayetinde Alfa Yayınları’nın Pasifik Öyküleri serisi yayınlandı. Bu kez bir deniz romanı değil, deniz öyküleriydi söz konusu olan. Benim gibi öyküyü romanın önünde tutan bir kişi için fazlasıyla denemeye değerdi.

Bir tufanı kaç yazar anlatabilir?

Güney Denizi Hikayeleri, ağırlıklı olarak Polinezya, Melanezya gibi bölgelerde geçen sekiz öyküden oluşuyor. İlk öykü Mapuhi’nin Evi’ni okumaya başladığınızda sıradan bir öykü okuyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir yerlinin bulduğu büyük bir inci ve onu almak isteyen tüccarların hikayesi bu. Basit gibi görünüyor ilk bakışta. Ama öykü tam orta yerinde sert bir kırılma yaşıyor. Yavaş yavaş gelen bir tufan, öyküyü saatler boyunca bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Az önce size birisi bir inci hikayesi anlatırken bu kez saatler boyunca rüzgardan yumruk yiyorsunuz. Size bir tufanı anlatabilecek kaç yazar vardır? Peki Jack London’dan daha iyi anlatabilecek kaç yazar vardır? İlk öykünün sonunda bu soruları sorabilirsiniz.

Kaçtıkça çalışmak zorunda kalmak

İkinci öykü Balina Dişi ise bölge halkının inançları ve bir misyonerin çabaları üzerinden ilerleyen bir öykü. Antropoloji kitaplarında anlatılan bir hikayeyi dinlemek gibi bir his veriyor Balina Dişi ve size yine bir yumruk atmasını beceriyor. Üçüncü öykü Mauki ise kitabın en güzel öykülerinden birisi. Köleliğe dair bir hikaye anlatan Mauki de aslında sert bir hikaye. Mauki hep kaçmaya çalışan, hep bir gün köyüne gideceğinin düşleriyle yaşayan ama hep yakalanan ve kaçışlarının cezasını çeken, kaçtıkça borcu kabaran, kaçtıkça daha çok çalışmak zorunda olan bir yerlinin hikayesi.

Arkadaşlık üzerine nefis bir öykü

Kitabın bir başka güzel öyküsü de Kafir. Kafir için biraz Robinson Crouse ve Cuma’ya benziyor diyebiliriz. Anlatıcı beyaz adam ve hayat arkadaşı siyah adam öykünün temelini oluşturuyor. İlk öyküdeki gibi bir kez daha sert ama oldukça iyi anlatılan bir tufandan geçiyoruz. Buradaki tufan anlatımında başka yerde kolay kolay karşılaşamayacağımız ayrıntılar var. Tufanın bir ansiklopedide bulamayacağımız tanımını bize sunuyor Jack London. Gerçek ve sert tanımını. Hikayeye dönersek, evet hikaye bir beyaz adam ve siyah adam öyküsü. Bu arka planına takılanlar olabilir. En azından bu öyküde buna gerek yok. Bu, arkadaşlık üzerine de okuyabileceğiniz en güzel öykülerden birisi. Tufanı birlikte atlatan iki adam ve sonrasında devam eden, ayrılmayan hayatları. Bir arkadaş, bir yoldaş, varlığıyla bile sizi daha iyi bir insan yapabilir. Temelde anlatılan hikaye bu.

Jack London ve tartışmalar

Kitabın tartışmaya en açık öyküsü ise Kaçınılmaz Beyaz Adam. Jack London’ın ırkçı olduğuna dair tartışmaların söz konusu olduğunu biliyorum. Bu öyküde de yaşamın işlenmesi için beyaz adamın gerekliliğine kanaat getiren bir karakter söz konusu. Ama siyahileri aşağılamaktan ziyade oradaki koşullardan çıkartılan bir sonuç bu. Zira, hikayenin başında aynı karakter, beyaz insanları da eleştiriyor ve kitap içerisinde de bunu sıkça görmek mümkün. Evet Jack London’ın bazı noktalarda garip düşünceleri olduğunu söyleyebiliriz ama bunun tek taraflı olmadığını düşünüyorum. Yazdığı tarihe bakarsak bazı sonuçlar çıkartabiliriz. Her şeyin zaten beyaz adam – siyah adam ikilemi üzerinden ilerlediği bir çağda yaşıyor ve beyaz adamın aklına daha çok inansa da onun misyonerlik gibi, adaletsizlik gibi, kölelik gibi, şiddet gibi uygulamalarını da birçok hikayesinde eleştiriyor. Dolayısıyla London’ın kafatasını istemeye başlarsak onun gösterdiği diğer şeyleri de görememiş oluruz.

Diğer öyküler

Kitabın anlatmadığım öykülerine gelirsek. Yah! Yah! Yah!, biraz zor bir öykü. Konu olarak değil de dil açısından. Sebebi de zaten melez olan bir dilin melez bir şekilde çevrilmeye çalışılması diye düşünüyorum. Berbat Solomonlar’ın anlattığı hikaye Deniz Kurdu’na paralellikler taşıyor. Narin bir beyaz adamın, kaldıramayacağı şiddet sahnelerinin içerisindeki acizliğini anlatıyor. McCoy’un Tohumu ise kucağında bir ateşle gezen ve yatak denilen, denizde demir atıp sorununu çözecek bir yer arayan bir geminin hikayesi. Bu gemi ve içindekiler oradan oraya savrulurken, biz de yine denizde yaşama dair ilginç ayrıntılar öğreniyoruz. Biraz gereğinden uzun geldiyse de yine de okunulası bir hikaye.

Atlayın bir gemiye!

Güney Denizi Hikayeleri, Jack London’ın gözünden denize ve denizdeki yaşama bakarken bize Pasifik Adaları tarihine de bakıyormuşuz hissi veriyor. Jack London ile birlikte köle düşüp kaçıyor, tufana yakalanıp hayatta kalıyoruz. Beyaz adamlar siyah adamlara iktidar şiddeti uyguluyor, siyah adamlar beyaz adamların kafalarını koparıp evlerine süs yapıyor bu öykülerde. Üstelik köpekbalıkları da bu hikayelere dahil! Yani her şey sert. Denizin kendisi gibi. Bir dalga vurup kafamızı sersemletebilir ya da savrulan gemimizle açık denizde kaybolabiliriz. Pasif Adaları’na turistik değil, en sertinden edebi ve tarihi bir yolculuk yapmak isteyenler için Güney Denizi Hikayeleri’nde geçen gemilerden birine atlayabilirsiniz.

 

güney denizi hikayeleri

Güney Denizi Hikayeleri

Jack London

Çev: Mehmet Moralı

Alfa Yayınları, 2015

189 Sayfa