Dizi Tanıtımı: The Frankenstein Chronicles

Sean Bean’in eşsiz performasıyla parladığı The Frankenstein Chronicles, bizi çok uçlu bir bulmaca içinde kıyamete mi kurtuluşa mı gittiğimizi çözemediğimiz bir yolculuğa çıkarıyor

Not: Bu yazı, izleyici açısından dizinin akışına, heyecanına etki edecek türde değil, giriş niteliğinde genel bilgiler verilecek şekilde kaleme alınmıştır. Yani spoiler vermemeye özen gösterilmiştir.

Frankenstein bu ara gerçekten çok popüler. Ya bir yerlerde dirildi de seyirciyi alıştırıyorlar ya da her yapımcı bir önceki projede kendince bir potansiyel görüp kolları sıvamış. Evet, Frankenstein zaten efsane bir karakter ama kısaca bir dönüp yakın zamanda nerelerde hortlamış bir bakalım. Önce 2014 yılında yeni bir Frankenstein ile tanıştık. Underworld’ün yapımcılarının elinden çıkan I, Frankenstein, bir anlamda melekler ve şeytanlar arasına özel bir karakter olarak Frankenstein’ı yerleştiriyordu. Modern bir anlatımın tercih edildiği film, özesiz senaryosu ve yönetmenliğiyle birçoklarının gözünde sınıfta kaldı. Hemen ardından yine 2014’te Penny Dreadful’da karşılaştık Frankenstein’la. Burada hisli, şairane ve aynı zamanda soğuk, ölümcül bir Frankenstein çıktı karşımıza. Tabii canavardan bahsediyoruz ama onu yaratan kişiyi, yani Doktor Victor Frankenstein’ı da en yoğun ve iyi işleyen yapım olarak yine Penny Dreadful’u söyleyebiliriz. 2015’e geldiğimizde de yine bir film ve bir dizide karşımıza çıktı Frankenstein. Victor Frankenstein isimli filmi izlemedik, o yüzden hakkında knuşmayacağız ama The Frankenstein Chronicles (Frankenstein Günlükleri) isimli dizimiz, bu yazıyı da yazma sebebimiz. İngiliz kanalı ITV’nin 6 bölümlük mini dizisinin, sınıfı rahatlıkla geçtiğini peşinen belirtelim.

Karışık hikaye sakin anlatım

The Frankenstein Chronicles ile bir kez daha dönemsel bir İngiliz dizisinin içindeyiz. İşin atmosfer kısmında her zaman çok başarılılar. 19. yüzyılda Londra’da geçen hikaye, bir cesedin bulunmasıyla başlıyor. Ancak bu ceset normal bir ceset değil. Tam sekiz ayrı bedenden parçalarla oluşturulmuş bir beden bu! Bu olayın ardından bir nehir polisi olan John Marlott (Sean Bean), kendisine verilen yeni görevle cesede dair araştırma yapmaya başlıyor. Cesetlerin sahipsiz mülk sayıldığı o dönemde mezarları eşip cesetleri çıkartmak bir tür yasal iş. Alıcılar ise ya akademi ya da kendi kişisel araştırmaları için kullanmak isteyen doktorlar. İşin kötü yanı sokaklarda çocuklar da kayboluyor. Marlott’a bu görevin verilmesinin sebebi aslında cesetlerin tamamen akademiye sunulmasını sağlayacak olan yasanın geçmesi önünde bir engel oluşmaması. Çünkü bu cesedin akademiyi lekelemek için ortaya çıktığından şüpheleneliyor. Marlott ise çocukların kaçırılmasını da hesaba katarak, cesetlerin bir kısmının cinayet olduğundan şüpheleniyor ve bunun ardına düşüyor. Çok karşık değil mi? Evet, karışık, ama her şey o kadar sakin ve güzel anlatılıyor ki! Hiçbir yerde ipin ucunu kaçırmıyorsunuz. Üstelik işin içine bir de Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley giriyor. O da bir karakter olarak karşımızda. Yazdığı romandan esinlenerek birçok doktor galvanizmin peşinde sürüklenirken Shelley’nin burada rolü ne? Alın size bir soru daha. Çıkın bakalım işin içinden!

Kıyamete mi kurtuluşa mı?

Kayıp çocukları aramaya başlayan Marlott, kendisini çok uçlu bir bulmacanın içinde buluyor. Bir yandan frengi hasatlığıyla da boğuşan Marlott sürekli düşler görüyor. Biz de dizi ilerledikçe acaba adam halüsinasyon mu görüyor, kafası mı güzel diye düşünerek Marlott ile birlikte yönümüzü kaybediyoruz. Marlott ile birlikte kendi fikirlerimizden, tahminlerimizden de şüpheye düşüyoruz. Bu da senaryonun başarısı bir bakıma. Başarı demişken dizinin kilit adamı Sean Bean’in usta işi performansının altını da çizmeliyiz. Game of Thrones’un Ned Stark’ı olarak tanıdığımız Sean Bean The Frankenstein Chronicles’da benzer bir şekilde kıyamete mi, kurtuluşa mı gideceğini bilmediği bi rolün içinde. Sean Bean için hareket etmeden de, konuşmadan da oynayabilen bir oyuncu desek herhalde yerinde bir tabir olur. Diziyi tıpkı Game of Thrones’un ilk sezonunda olduğu gibi bir şekilde sorumlulukları sırtına alarak, seyirciye de yükünü hissettiriyor. Dolayısıyla alacağınız tadın benzer bir tat olduğunu, Ned Stark’ı özellikle sevenlerin ayrı bir gözle izleyeceğini öngörebiliriz.

Kimler için?

The Frankenstein Chronicles, altı bölümlük bir mini dizi olmasına karşın, sinema tadında, her şeyi ağır ağır işleyen, son bölüme, son anına kadar seyirciyi işin içinde tutmayı başaran bir dizi. Işığından, sanatına, yönetmenliğinden, oyunculuğuna her adımda hakkı verilerek yapılmış. Belki dizinin ağır temposu bazı seyircileri sıkabilir. Bu yüzden herkese tavsiye edemeyiz. Ama atmosferin içine çekilmeyi seven seyirciler için de hiç tereddüt etmemeleri gerektiğini söyleyebiliriz. Henüz ikinci sezon onayı almadı ama mini dizi olmasına rağmen büyük ihtimalle en az bir sezonu daha olacak dizinin. Bekleyelim ve görelim. Bu arada izlemeyenler, yerlerini alabilir…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir